Zamanın etkisiz kaldığı şair Yahya Kemal Beyatlı

Türk edebiyatının mihenk taşlarından, zamanın eskitemediği tersine devleştirdiği edebiyatçımız Yahya Kemal Beyatlı… Asıl adı Ahmet Agah olan Cumhuriyet dönemi şairimiz, nesir türünde de eserler vermiş olmasına rağmen çoğunlukla şiirleri ile anılır. Edebi kimliğinin dışında, siyasette de yer almış; milletvekilliği ve büyükelçilik görevlerini yerine getirmiştir. 1884 yılında Üsküp’te dünyaya gelen şair, Selanik ve İstanbul’un yanı sıra Paris’te de yaşamış ve dönemin önemli isimleriyle tanışıklıkları olmuştur. Kurtuluş Savaşı sonrası Atatürk ile tanışmış, kendisine fahri doktorluk unvanı verilmesini teklif etmiş ve bu teklif oy birliği ile kabul edilmiştir.

Beyatlı’nın nesirlerine bakıldığında edebiyattan tarihe, mimarîden siyasete geniş bir yelpazede fikir ürettiği görülmektedir. Yahya Kemal, 1912 yılından ölümüne kadar şiir dışında farklı konularda makale, sohbet, eleştiri, portre, hatıra türünde ürün vermiştir. Yaşadığı süre boyunca mükemmelliğe ulaşmadığını düşündüğü için eserlerini kitaplaştırmamıştır. Bu şiirler, ölümünden sonra Yahya Kemâl Enstitüsü tarafından kitap haline getirilmiş ve “Eski Şiirin Rüzgârıyla” adı altında 1962 yılında yayınlanmıştır.

Düşün dünyası içinde bugün bile başucu niteliğindeki eserleri ile Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin baş aktörlerinden olan Beyatlı’yı ölüm yıl dönümü olan 1 Kasım’da anmak istedik.

[su_note note_color=”#fbf0af”]Yıkımın eşiğinde, yeniliğin peşinde bir dönem…[/su_note]

Yahya Kemal önemli ölçüde siyasî, idarî ve kültürel bakımdan ayrılıp dağılmanın görüldüğü, koca bir devletin parçalanıp yıkıldığı bir dönemde yaşamış bir şairdir. Onun doğumundan yaklaşık yarım yüz yıl önce Tanzimat döneminde önemli siyasî, toplumsal ve kültürel gelişmelerin, yeniliklerin yanı sıra Türk edebiyatında, özellikle şiirde yeni arayışlar gündeme gelmiştir.

Yahya Kemal, yenileşme ve sadeleşme yolunda olan Türkçe ile bir şiir dili kurmak ister. Onun kurmak istediği bu dil, milletimizin duygularını ifade edecek temiz, sade bir dil olmalıdır.

[su_note note_color=”#fbf0af”]Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ifadesi ile;[/su_note]

“1830 yıllarında Fransız şiiri için Hugo, 1890 senelerinin şiir gençliği için Valéry ve Gide, Pierre Louijs için ve daha yaşlıları için Malerbé ne ise, Jaurés ve Barrés, Morréas daha sonraki nesiller için ne olmuşlarsa Yahya Kemal de bizim için o(dur).”

Hazan Bahçeleri
Kalbim yine üzgün, seni andım da derinden
Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden
Yorgun ve kırılmış gibi en ince yerinden
Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden

Senden boşalan bağrıma gözyaşları dolmuş
Gördüm ki yazın bastığımız otları solmuş
Son demde bu mevsim gibi benzimde kül olmuş
Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden

Yahya Kemal’in aradığı şiir dilini bulmasında belki de en büyük katkıyı, Fransa’da bulunduğu yıllarda karşılaştığı Mallarme’nin: “En iyi Fransızcayı Louvre Sarayı’nın kapıcısı konuşur.” cümlesi sağlamıştır. O, bu cümle üzerinde uzun uzun düşündükten sonra, artık şiirlerinde kullanacağı “orta dili” yakalar. Yahya Kemal, Louvre Sarayı’nın kapıcısının okumuş yazmış bir aydın olmadığı gibi okuyup yazması olmayan bir cahil de olmadığını, bu durumda en iyi Fransızcayı “orta tabaka”nın, yani “halk”ın konuşabileceğini anlar. Bu yüzden “Orta tabakanın konuşmasına dikkat eden şair, dilini bulmuştur.”

[su_note note_color=”#fbf0af”]Yahya Kemal’e göre şiir…[/su_note]

Yahya Kemal’e göre şiir, kalpten geçen bir olayın dil şeklinde kendini göstermesi, duygunun birdenbire dil oluşu ve dil hâlinde kalışıdır. Şiir, bir söz sanatı olduğu kadar aynı zamanda müzikal bir sanattır.

“Şiir, rythme yani nazım sanatı olduğu için güfteden önce bir bestedir. Mısralarında nağme hissedilmeyen bir manzume sadece bir güftedir ki onu sâhasına atarız. Mısra mısra bir beste olan manzume ise asil şiirdir. Ben şiirin, en adî görünen tarifiyle, lisan, vezin ve kafiyeyle söylenir bir sanat olduğuna kailim (inanan biriyim). Şiirde nefes ve ses iki unsurdur. Mısraın ayakları yerden kopmazsa yahut en hafif bir kulağı bir ses gibi doldurmazsa halis şiir değildir. Benim için mısra üzerinde günlerce, haftalarca durmak zarureti hasıl olmuştur. Bu tarz uğraşış, bana gittikçe şiirin keşfedilmesi güç bir cevher olduğu duygusunu verdi. Şiir duygusunu lisan hâline getirinceye kadar yoğurmak ve en çok toplu bir madde hâline sokmak, o kadar ki mısra gûyâ hissin ta kendisi imiş gibi kaarie (okuyucu) bir vehim vermek… İşte bunu özlüyorum.”

[su_note note_color=”#fbf0af”]Serzenişler…[/su_note]

“Milliyetimizi, kendime göre, idrak ettiğimden beri dilimden düşmeyen bir cümle budur: ‘Resimsizlik ve nesirsizlik.. Bu iki feci noksanımız olmasaydı bizim milliyetimiz bugün olduğundan yüz kat daha kuvvetli olurdu’”

Bir resim geleneğimiz olmaması belki İslamiyet ile ilişkilendirilebilir; ancak nesirsizlik konusunda ikna edici bir açıklama mevcut değildir:

“Ya nesirsizliğe ne diyelim? Onu İslamiyet menetmemişti. İyi nesir, hani Yunanîlerin bilhassa ve bilhassa Latinler’in nesir dedikleri nesir, nihayet vârisleri olan Avrupalılar’a miras bıraktıkları nesir, hülasa bugün aydınlığının hudutsuzluğuyla insanları insan eden nesir Araplar’da da yoktu, Acemler’de de yoktu. Biz zavallı Türkler Arap ve Acem’in tilmizleri olduğumuz için, ayrıca da, kendi millî kusurumuz olarak, az yazdığımız için nesirsiz kaldık. Mazimizi muhayyilenin bütün kudretiyle kağıtların üzerinde enine boyuna tecessüm ettirmek şöyle dursun, doğru dürüst, kayıt ve tescîl bile edemedik”

[su_note note_color=”#fbf0af”]Bugün hala geçerli tespitler…[/su_note]

“Büyük harpte, on cephemizin ateşinde hazır bulunmuş çok güzide ve edebiyat meraklısı bir askerinizin elinde bir gün Çanakkale destanımıza dair Fransızca, maruf bir eserimizi gördüm; yine bize dair ve yine Fransızca olmak üzere, buna benzer daha kitapları vardı. Bunu görünce kalbimde bir acı hissettim. Döktüğümüz kanın bile manzarasını Fransızca’dan seyretmeğe mahkûmuz, dedim. Bizim harp cephelerimiz, edebiyatımızda bin bir safhalarıyla yokturlar, demek ki çok eski harplerimiz gibi bunlar da, seneler geçtikçe, unutulacaklardır. Bunun bir sebebi vardır; bizim edebiyatımızda harp hatıraları belirmiş bir nevî değildir.”

Akıncılar

Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik

Haykırdı ak tolgalı beylerbeyi “ilerle”
Bir yaz günü geçtik tunadan kafilelerle

Şimşek gibi atıldık bir semte yedi koldan
Şimşek gibi Türk atlarının geçtiği yoldan

Bir gün yine doludizgin atlarımızla
Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla

Cennette bu gün gülleri açmış görürüzde
Hala o kızıl hatıra gitmez gözümüzde

Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik

[su_note note_color=”#fbf0af”]İstanbul’un var olması yetmez; onu nakşetmeli[/su_note]

“Türklüğün en emsalsiz peyzaj yaratıcısı olduğunu hiçbir şey göstermese, yalnız beş yüz senelik İstanbul göstermeğe kifayet eder. Ma’mafih edebiyatın rolü; İstanbul sükut ettiğinden beri Avrupalı Bizans müverrihleri ölmüş olan İstanbul’u, yaşayan, canlı ve Türk İstanbul’dan fazla yaşattılar. Bundan anlaşılıyor ki bu şehrin mevcut olması kâfi değildir. Onun edebiyatta yani hayallerde bir yeri olması lazım gelir, itiraf edelim ki, biz yapmasını biliyoruz; yazmasını, realiteleri hayale nakşetmesini hiçbir zaman bilmedik, hâlâ da bilmiyoruz. Beş yüz senelik İstanbul’a dair Türkçe eserlerimizin adedini söylesek utanmak lazım gelir. Evliya Çelebi birisidir”

Bir Başka Tepeden
Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
Ömrüm oldukça gönül tahtına keyfince kurul!
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.

Nice revnaklı şehirler görünür dünyada,
Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.
Yaşamıştır derim en hoş ve uzun rüyada
Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan.

[su_note note_color=”#fbf0af”]Şiiri anlamamak eksikliktir…[/su_note]

“Şiirden tabii çok haz duydum. Bu haz ömrümü doldurdu. Fakat faide görmedim. Bilâkis zarar gördüm. […] Eğer şiir mukadderatıma karışmasaydı çok isabet olurdu. Yalnız bunu da söyleyeyim ki bir insanın hayatında şiiri anlamaması büyük bir noksandır; çünkü hazların en derini ve en güzelidir. Akıllı olanlar yalnız anlamakla iktifa etmelidir. Şiiri anlamak ve söylememek, yani adını şair çıkarmamak eğer mümkün olursa en iyi yoldur. Dediğim gibi ben bu işte yanılmış olduğumu anladım, lakin biraz geç anladım. Şahsıma ait fikrim bu kadardır.”

Sessiz Gemi

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.

Biçare gönüller. Ne giden son gemidir bu.
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;
Bilmez ki, giden sevgililer dönmeyecekler.

Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden.
Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden

[su_note note_color=”#fbf0af”]Şiire çocukluğunda âşık olduğu bir kız nedeniyle başladığını anlatır:[/su_note]

“Her sanata olduğu gibi şiir sanatına da vukuf doğuşta olmaz. (Zamanla elde edilir). Ya bir aşk veya bir ideal (Bir harb, bir isyan hâsılı bu nevi’den bir hâdise) bir şairin inkişaf etmesine, hissini ifade etmek için dilinde bir kudret aramasına vesile olabilir. Bu aşk hatırasını zikredişim benim hayatımda ilk ve kuvvetli bir âmil oluşundandır”

Yararlanılan Makaleler
  • Yahya Kemal Beyatlı’nın Şiirlerinde Dil ve Ahenk – Yrd. Doç. Dr. Bilal AKTAN
  • Yahya Kemâl Beyatlı’nın Neo-Klasik Şiirleri – Yrd. Doç. Dr. Gencay Zavotçu
  • Edebiyattan Tarihe, Mimarîden Siyasete Yahya Kemal’in Nesirleri – Yrd. Doç. Dr. Firdevs Canbaz Yumuşak

Yoruma kapalı.