Yıldırım Fikret Urağ: Pafta, hayallerinizi gerçekleştirebileceğiniz bir tiyatro

 Röportaj: Özge Aydoğan

Pafta… “Ev”, “Umut”, “Aidiyet”, “Özgürlük”, “Hayal”, “Merak”, “Ter”, “Benlik”, “Yol”, “Birliktelik”, “Özgünlük”, “Anlayış”, “Sevgi”, “Destek”, “Yolculuk”, “Güç”, “Güven”, “Çılgınlık”, “Paylaşmak”, “Denemek”, “Arkadaş”, “Düşmek” …

Pafta Tiyatro’nun bazıları henüz yolunda başında olan, bazıları ise yıllardır tiyatro yapan 40 yeni oyuncusuna “Pafta sizler için tek kelime ile ne ifade ediyor” diye sordum. Gelen cevaplar; tiyatro yapabilmek için olmazsa olmazlar değil mi? Ait hissetmeden, evin gibi görmeden, özgür bir ruha sahip olmadan, bir çocuk gibi merak etmeden, birbirine destek olmadan, birbirine güven duymadan, düşmeden, kalkmadan, heyecanla bu yolculuğu ve paylaşımı devam ettirmek mümkün mü? Bence asla değil…

Çok sevgili ve değerli hocam; bu röportaj benim için bir anlamda teşekkür niteliğinde. Tiyatro yapabilmek için ihtiyaç duyduklarımızı bize sunduğunuz için; “İyi ki ve Rağmen Tiyatro.”

Tiyatroya yeni bir soluk getirmek hayaliyle kurulan ve ‘Mahallede Tiyatro’ anlayışıyla yola çıkan Pafta Tiyatro’nun kurucusu Yıldırım Fikret URAĞ ile tiyatro anlayışını ve oyunculuğa bakış açılarını konuştuk. Umarım herkes en az benim kadar heyecanla tekrar tekrar okur.

Bu tiyatroyu kurarken uzun süre isim aradığınızı biliyorum. En sonunda “Pafta” isminde karar kıldınız. Bu ismin anlamı, kurduğunuz tiyatronun yapısıyla nasıl kesişiyor?

“Pafta”nın birden fazla sözlük anlamı var. Örneğin; haritacılık alanında bir anlamı var. Bir haritayı oluşturan parçalardan her birine pafta deniyor. “Büyük leke” anlamına da geliyor. Ben kelime anlamından ziyade aslında bizim zaman içinde anlamlandıracağımız bir kelime olsun düşüncesiyle hareket ettim. Ama zaman içinde fark ettik ki her bir sözlük anlamının çağrıştırdıkları bizim tiyatro anlayışımızla çok uyumlu. Biz gerçekten bütünü oluşturan parçalardan biri olmak istiyoruz. Mesela dişli açmak için kullanılan aletlere de pafta deniyor. Herhangi bir demir boruyu kullanılabilir hale getirmek gibi bir şey. Pafta, aynı zamanda bir okul. Dolayısıyla bu bizim için paftanın araçsallığını da anlatan bir şey. Ama bizim burada oluşturduğumuz ekibin zaman içinde bu isme katacağı anlamlar beni daha çok ilgilendiriyor. En önemlisi de “Mahallede Tiyatro” diyerek yola çıktık. Mahalle kavramını, mahallede tiyatro yapıyor olduğumuzu, çıkış noktamızın bu olduğunu anlatan bir kelime aradık. Aslında paftayı buluşumuz böyle oldu. İlk tuttuğumuz yerin kontratını imzalayacağımız zaman, sözleşmenin üzerinde ada/parsel/pafta numarasını gördük ve evet sonra “bir yerde bir yerleşim varsa orada ada, parsel, pafta vardır” diye düşündüm. Pafta kelimesinin sempatisi bir yerde onu öne çıkardı ve bu haliyle anlamlı kıldı.

“Mahallede Tiyatro” sloganı ile yola çıktığınızı söylediniz. Çok iddialı ve umut verici. Bu slogan ile neyi hedefliyorsunuz?

Mahallede kök salıp dalları, yaprakları bütün ülkeye ve bütün dünyaya uzanan bir koca çınarı var etmeyi hayal ediyoruz.

Mahalleye kök salabilmek için en çok ihtiyacımız olan şey sizce nedir?

Hayal ettiğimiz; tiyatroyla insanların ihtiyaçlarını harmanlayabilmek. En çok buna ihtiyacımız var.

“Siz tiyatroya gelemiyorsanız biz size gelelim”

Burada yaptığınız işlerde asıl amaç; var olan tiyatro izleyicisini mi çekmek yoksa tiyatroyla ilgili olmayan kesimi de mi dahil etmek olacak?

Birinci hedefimiz; insanların tiyatroya gitmemek için uydurdukları bahaneleri elinden almak. Bir nevi “siz tiyatroya gelemiyorsanız biz size gelelim” gibi bir şey. Mahallede konuşlanmamızın öncelikli nedeni bu. Hatta ve hatta Koşuyolu mahallesinde en kısa sürede bir tiyatro salonu var edip, haftanın her günü burada farklı oyunlar oynayıp, servislerle seyirciyi evinden alıp oyun izledikten sonra evlerine geri götürmek gibi bir projemiz var. Ne ulaşım sorunu yaşayacak seyircimiz ne otopark sorunu. Evden çıkmaması, tiyatroya gelmemesi için hiçbir bahanesi kalmayacak. Hatta evlere tiyatro götürmek gibi de bir düşüncemiz var. Aslında “mahallede tiyatro” ile tiyatroyu “hayatın kılcal damarlarına kadar sokmak istiyoruz.” Tiyatroyu bir ihtiyaca çevirmek istiyoruz.

“Kendi metinlerini üreten, kendi toprağının hikayelerini dünyaya anlatan bir tiyatro var etmek istiyorum”

Pafta yeni bir oluşum. Bize biraz yakın zamanlı projelerinizden bahseder misiniz?

Bu çok geniş bir yelpaze. Bir taraftan hızla başlayan ve ilk ürünlerini vermek üzere olan bir çocuk tiyatrosu birimimiz var. Çocuk oyunları çalışıyoruz. Yaklaşık 40 kişilik bir kadroyla çalıştığımız büyük bir proje. Sürpriz. Provaları devam ediyor. Bunun dışında inanın şu an bir çırpıda sayamayacağım kadar çok proje var. Kısa oyunlar, performatif oyunlar, clown gösterileri, çok farklı mekanlarda sergilenebilecek performatif birtakım işler… Hepsinin provası aynı anda yapılıyor. Sanıyorum ki bu gidişle bir anda ve hep birlikte ortaya çıkacak. O zamana kadar hem bizim hem seyircimizin sabretmesi gerekiyor. En önemsediğim şey kendi metinlerini üreten, kendi toprağının hikayelerini dünyaya anlatan bir tiyatro var etmek. Bunun için de çalışmalar başladı bile. Doğaçlama metin atölyesi oluşturduk. Arkadaşlarımız kâh doğaçlayarak kâh yaptıkları doğaçlamayı kağıda dökerek hummalı bir çalışma içine girdiler. Bu arada en çok önemsediğimiz şeylerden biri de ülkemizdeki kadına ve çocuğa şiddet konusu. Bununla ilgili hem yazılmış metinlerden hem de doğaçlama atölyeleriyle yola çıkarak birtakım projeler üretmeye çalışıyoruz. Pafta’nın çok zengin bir kadrosu var, kalem tutan arkadaşlarımız var. Onların yazdığı metinlerle bu kadın oyunları projesini de en ön sırada kotarmaya çalışıyoruz.

yildirim-fikret-uragPafta’nın yapısından bahsedebilir miyiz?

Burası henüz bir bebek bile değil. Burası bence bir embriyo. 1 Ekim’de açtık burayı iki ayı geçti. Ama ben bunu bir doğum olarak görmüyorum. Biz Pafta’yı var edecek insanları bir araya getirdik ve ben de buradan ne doğacağını merakla bekliyorum. Burada emek sarf eden insanların birlikte yaratacakları bir yer olacak. Bu insanlar nasıl isterse öyle olacak. Benim tabii ki başta mahalle tiyatrosundan yola çıkarak hayalini kurduğum bir dünya, bir pafta var ama oyun yönetirken de böyle. Akıl edemediğim, aklıma gelmeyen çok şey olabilir ve yolda o kadar çok arkadaşımız, o kadar çok şey katabilir ki… Pafta, insanların hayallerini gerçekleştirebilecekleri bir yer. En yalın böyle söyleyebilirim. O hayallerin sahipleri geldiler mi, gelmeye devam mı ediyorlar, onlar geldikçe, o hayaller hayata geçtikçe Pafta nasıl bir yer olacak hep beraber izleyeceğiz. Bu bir serüven. Hep beraber yaşayacağız ve göreceğiz.

Eğitim tarafını anlatabilir misiniz biraz?

Herhangi bir tiyatro eylemini eğitimden bağımsız düşünmek bana imkânsız geliyor. Her tiyatro bir okuldur aslında. Tiyatroyu, ticari anlamda, belki bunun dışında tutabiliriz ama ne kadar tutabiliriz, ondan da emin değilim. İnsanla, insan ruhuyla, insan düşüncesiyle, insan eylemiyle uğraştığınız bir alanda durmadan öğrenmemek mümkün değil. Aslında her tiyatro bir okuldur. Ama Pafta’ya özel “kendi metinlerini üreten bir tiyatro” olmak konusu var. Onu şöyle genleştirmek lazım: “Kendi öz kaynaklarıyla beslenen bir tiyatro.” Metinleriyle, oyuncusuyla, yazarıyla, dramaturguyla; kendi kaynaklarını kendisi üreten bir tiyatro. Bu yüzden Pafta aynı zamanda bir okul olacak. Kendi yazarlarını, kendi oyuncularını üretecek…

Paftada yapmak istediğiniz projelerin halka nasıl bir yansıması olacağını hayal ediyorsunuz?

Hayal ediyorsunuz kısmına cevap vermek kolay. Hayallerimde hep seyircisiyle kaynaşmış, bütünleşmiş bir pafta var. Zaten başka türlüsü benim için tamamlanmış bir tiyatro eylemi değil. Seyirci için, seyirciye derdimizi anlatmak için tiyatro yapıyoruz. O yüzden seyirciyle kaynaşmak, seyirciyle bütünleşmek, Lorca’nın dediği gibi; “Seyircimizin nabız atışlarını kendi yüreğimizde duyabilmek” bizim için hayati önem taşıyor. En büyük hayalim bunu başaran bir tiyatro yaratmak.

Bu oluşumun tiyatro alanında nasıl bir boşluğu dolduracağını düşünüyorsunuz? Yoksa amaç boşluk doldurmak değil de var olanı mı güçlendirmek?

Hiç bu kodlarla bakmadım. Bu kavramlarla bu soruya cevap veremem herhalde. Ne boşluk doldurmak ne olanı güçlendirmek.

Mahallede tiyatro diye bir oluşum olmadığı için buradan bakmak istedim aslında.

O kısmını kastediyorsanız, evet. Çeşitli belediyelerin katkılarıyla bu tür girişimler oldu diye biliyorum ama o daha çok şehir merkezlerinde yapılan tiyatro oyunlarını mahallelere taşımak şeklindeydi bildiğim kadarıyla. Oysa ben Kadıköy’ün Koşuyolu mahallesine kök salmak, bu mahallenin tiyatrosu olmaktan bahsediyorum. Aslında bunun ucu Muhsin Ertuğrul’a kadar götürülebilir. Çünkü Muhsin Ertuğrul’un hayaliydi semt tiyatroları… Aslında çoktan bu tohumlar ekilmeli ve ürünleri toplanıyor olmalıydı. Belki de biz tiyatrocuların ayıbı. Geç kaldık belki de. Bu konuda bir alan yaratmaya çalışıyoruz. Eğer başarabilirsek; devamının geleceğini, yaygınlaşacağını düşünüyorum. Bu yöntem, ülkemizdeki tiyatronun kaderini ciddi anlamda etkileyecek sonuçlar verebilir. Biz bu yolda bir kıvılcım olabilirsek; ne mutlu o patlamayı yaşayacak olanlara.

Sizi tanıyan bir öğrenciniz olarak özelinizde bir soru sormak istiyorum. Bir işe başlamadan önce ilk yaptığınız şey hayal kurmak, düşlemek, vizyonlamak. Bunu oyunculukla da bağdaştırdığınıza birçok kez şahit oldum. Biraz buradaki düşüncelerinizden bahsedebilir misiniz?

Biz insanlar gücünün farkında olmayan canlılarız. Bence hepimizin hayatı kendimizi ve birbirimizi sabote etmek üzerine kurulu. İnsan çok güçlü bir yaratık ve gücünün çok büyük bir bölümü hayal gücünden alıyor. Bizi diğer canlılardan ayıran ve buraya kadar getiren en önemli unsur; hayal gücümüz. O aynı zamanda tılsımlı bir güç. Gerçekten bir şeyi yapmak istiyorsanız önce hayal etmeye başlarsınız. Kurduğunuz hayale ne kadar inanıyorsanız, o hayalden ne kadar eminseniz, o hayalin içinde ne kadar “ya yapamazsam ya başaramazsam” endişeleri yoksa; başka bir deyişle; niyetiniz ne kadar sağlamsa, hayal ettiğiniz şeyi gerçekleştirmeniz de o kadar mümkündür. Herkesin bu konuda -oyunculuktan, tiyatrodan tamamen bağımsız bir şey söylüyorum- kişisel macerasının içinde deneyimlediği birçok olay olmuştur. Bir şeyi kuşkusuz, endişesiz ve gerilimsiz bir şekilde hayal ederseniz; onun bir gün gerçekleştiğini görürsünüz. Bunu yaşamıştır herkes. Oyunculukla çok ilgili tabii ki bu. Çünkü önce oynadığımız roller olduğumuzu hayal ederiz. Biri der ki bu oyunda Macbeth’i sen oynayacaksın. Yaptığın ilk şey aslında Macbeth’i hayal etmektir. O hayali ne kadar gerilimsiz, endişesiz, kuşkusuz bir yerden kurmaya başlarsan; senden çıkacak Macbeth de o kadar yaşayan kanlı canlı ve sana ait gerçek bir Macbeth olur.

“Yaptığımız tiyatronun önce bizi iyileştirmesi gerekiyor.”

Oyuncu, yönetmen ve eğitimci. Üç kimliğiniz var. Bu üç kimliği hayatınızda nasıl bir dengeye oturtuyorsunuz? Sizce sizi en iyi yansıtan hangisi?

Valla her üçünde de oyun oynuyorum. Yaptığım bu. (Hahahah)

Tiyatro felsefeniz nedir diye sorsam?

İnsan olarak geldiğin gibi gitmemek. Bir tür tekâmül aslında. Kendini yaratmak, kendini yeniden doğurmak, daha yetkin bir hale gelebilmek. O yüzden yaptığımız tiyatronun birilerine parmak sallamasından çok ya da birilerine “kendinize çeki düzen verin” diye yukarıdan konuşmaktan çok bize faydası olması lazım. Hani bu aralar çok moda bir slogan var “tiyatro iyileştirir” diye. Aslında seviyorum da o sloganı ama biraz eksik kullanılıyor galiba. Yaptığımız tiyatronun önce bizi iyileştirmesi gerekiyor. Biz hastalık taşırken başkalarını iyileştirmeye soyunduğumuz zaman aslında salgının yayılmasına sebep olmaktan başka bir işe yaramıyor. Temiz ellerle uzanmalıyız insanlara, temiz ellerle dokunmalıyız. Çünkü bence oyuncular, insan ruhunun cerrahlarıdır. Cerrahlar insan bedeni ile ilgilenir, insan bedeni üzerinde operasyon yapar. Biz tiyatrocular aynı şeyi insan ruhu üzerinde yapıyoruz. Hiçbir ameliyathaneye kirli ellerle girilmez. Bizim ellerimizin temiz olması lazım, bizim önce insan olmak yolunda insanlaşmak yolunda yol kat etmemiz lazım.

Kaynağı insan olan bir alan içindesiniz? Bu kaynağı nasıl yönetiyorsunuz?

Hayattaki çok önemli bilgilerden birinin nerede yürümek, nerede durmak gerektiğini bilmek ve dengeyi bulabilmek olduğunu düşünüyorum. İnsanlarla ortak bir dil kurmak artık her geçen gün zorlaşıyor çünkü kelimeler çok kirli, cümleler çok yorgun. İnsanlar; umutları, inançları sömürülmüş olmanın karamsarlığı içindeler. Siz onların karşısına çıkıp “şöyle bir şey yapacağım” dediğinizde; onlarla beraber yola çıkmak, onları iddia ettiğiniz hedeflere, hayal ettiğiniz menzillere taşımak konusunda güven sağlamakta zorluk çekebiliyorsunuz. Çünkü insanlar yorgun, umutsuz. Sadece hayalleriniz, hedefleriniz, gücünüz, yapabilirlikleriniz değil; sınırlarınız, gücünüzün yetmediği, yapamadığınız, eksik kaldığınız şeyleri de ortaya koyabiliyorsanız; -en önemlisi belki de yaptıklarınızla söyledikleriniz birbirini tutuyorsa- bir süre sonra zaten kimseyi yönetmenize gerek kalmıyor. Birlikte bir yola çıkmış oluyorsunuz sadece. Yönetmek; “başkaları adına risk almak, riskin büyük bölümünü üstüne almak” sınırları içinde kalıyor.

“Siz bana tiyatronun ruhunu sorduğunuzda ben size hayatın ruhunu sorarım”

Bir gün dersinizde “Oyunculuk, insan olmanın sınırlarında gezmek ve kendiyle temas halinde olmak demektir” demiştiniz bununla neyi kast ediyorsunuz?

Bunu anlatabilmem için derse gelmeniz lazım. Çünkü bu, böyle birkaç cümleyle cevap verilebilecek bir soru değil. Aslında bütün eğitim süreci bu soruyu önce anlamak, sonra da kendince cevaplamak üzerine kurulu. Biz tiyatroda gerçeğin peşindeyiz. Ne yazık ki tiyatro bu ülkede ve dünyada başka ülkelerde de yer yer hakaret sözcüğü olarak bile kullanılabiliyor. Mesela Büyük Millet Meclisimizde milletvekilleri birbirine “bana tiyatro yapma ulen” diye bağırabiliyorlar. Bizim tiyatro, oyunculuk anlayışımız rol yapmamak üzerine. Gerçek üzerine kurulu. Bunun için oyuncunun bir kere kendi gerçeklik bilgisine sahip olması gerekiyor. Kendilik, kendi olmak bilgisine… Bir tür dervişlik diyebiliriz. Bunu, zamanında bu topraklarda birtakım dervişler çilehanelere kapanarak yapıyorlardı. Aslında oyunculuk serüveni bu anlamda -eğer tiyatroya gerçeklik meselesinden bakıyorsanız- bu süreçlerle çok benzeşiyor. Kendisi ile bir hesaplaşmaya girmeyen, kendi içinin karanlık dehlizlerinde gezmeyen, oralara ışık tutma yürekliliği göstermeyen insanların gerçek anlamda oyuncu olabileceklerine inanmıyorum. Çok güzel rol kesebilirler sadece. Ama oradan şifa çıkmaz. Oradan sadece kuru gürültü ya da zaman öldürmek anlamında eğlence çıkar. Oyunculuk eğlenceli bir iştir, kendini tanımak eğlenceli bir şeydir. Ama eğer az önce dediğim şartları yerine getiriyorsanız. Aynı zamanda can yakar. Eğer böyle bir anlayışla oyunculuk yapıyorsanız; sahnede her şeyiniz bu gerçeklik üzerine kuruludur ve bunu insanlar görürler. Değişim ancak o zaman başlar. Sizde de, sizi izleyende de. Evet biraz sınırlarda gezmek gibi bir şeydir. Bu büyük riski almak demektir ama günün sonunda marifet, o sınırlarda gezdiğin halde eve geri dönebilmektir. Sınırın öteki tarafına düşersen sınırın öbür tarafında kalırsın. O yüzden işte bir tür ermişlik gibi oyunculuk. Sınırlarda gezersin, akşam evine geri dönersin.

yildirim-fikret-uragTiyatronun bir ruhu olduğunu düşünürsek bunu nasıl tanımlayabilirsiniz?

Çok güzel bir soru bu. Sanıyorum şuradan başlayabilirim cevaplamaya. Tiyatro aslında hayatın ikizidir. Siz bana tiyatronun ruhunu sorduğunuzda ben size hayatın ruhunu sorarım. Çok benzerler ama aynı değillerdir. Bu sorunun cevabını bu aralıkta bir yerde aramak gerekiyor sanıyorum. Herhalde bu kadar yeter. Biraz gizemli bir cevap olsun.

Son olarak klişe ama önemli bir soru sormak istiyorum. Çünkü klişeler her zaman işe yarar. Bu alana yönelmek isteyen kişilere nasıl bir yol haritası çizersiniz?

Bir şeyi arzu etmekle, bir şeye niyet etmek arasındaki farkı kavramadan yola çıkmasınlar. Arzu etmek, sadece sonucu düşünmektir. Birçok insan “ben oyuncu olmak istiyorum” dediğinde sadece sonucu düşünüyor ama sadece arzu ederek çoğu zaman o sonuca ulaşamıyorsun, tam tersine bir sürü hayal kırıklığı oluyor. Bence niyet etmek ve niyetinin sağlam olması gerekiyor. Sadece sonucu değil bütün o süreci de kavramak, düşünmek, kurgulamak ve bütün o sürece hazır olmak gerekiyor. O zaman başınıza ne gelirse gelsin, yolda ayağınız takılıp yere düşseniz bile yerden bir avuç toprakla kalkıp yolunuza devam edebiliyorsunuz. Ama sadece arzu ettiğiniz zaman engeller sizi ileriye doğru fırlatan şeyler değil tam tersine karamsarlık, hayal kırıklığı yaşamanıza ve yoldan geri dönmenize sebep olan unsurlara dönüşüyor.

Röportaj: Özge Aydoğan

Yoruma kapalı.