Mehmet Coşkundeniz: Aşıkken hayatınızın kontrolü sizde değil aşktadır

(Fotoğraflar: Cansu Bulşu)

“Aşkın doktoru mu olurmuş canım” diyenleri çok duydum ve onun yanına gidene kadar çok sordum kendime: “Gerçekten mümkün mü böyle bir şey, acaba ne kadar doğru” diye. 1 saatlik söyleşi sonrası anladım ki “Evet aşkın doktoru olabilir ve bizim ülkemizin doktoru da Mehmet Coşkundeniz.” Posta Gazetesi yazı işleri müdürü ve aynı zamanda posta.com.tr ‘nin de genel yayın yönetmeni olan Coşkundeniz’i “Okunması gereken başucu kitabı” olarak nitelendirebiliriz. Anlattıkları, bildikleri, araştırdıkları, yaşadıkları ve öğrendikleriyle bazen yönünüzü bazen yolunuzu değiştirebileceğiniz güvenilir bir adres. Ben aşkı, aşkın yaralarını, yanlışlarını, gidenleri, geri gelenleri özlemeyi özlerken; bildiğim doğrulara kavuşmayı kavuşamamayı, sayısız bitişleri onun sözleri, yazıları, kitaplarıyla kendimle bağdaştırmaya ve sonra anlamaya çalışmış bir insan olarak sordum, dinledim, yenilendim.

Aşka dair bilmek istediğiniz şeyler olabilir o yüzden bu röportajı ihtiyacı olan herkesle paylaşıyorum.

Toplam 12 kitabınız ve sayısız köşe yazınız var. Bunların çoğunu okumuş ve hatta 2000’li yıllarda bazı yazılarınızı ezberlemiş bir insanım. O yıllarda aşık olduğumuz zaman sizin yazılarınızla mektup gönderirdik. Ayrıldığımızda, özlediğimizde, kırıldığımızda aşka dair yaşadığımız her durumda; sizin yazılarınıza sarılıp çıkış yolu arardık. Nasıl oluyor da sizin özleminizle bizim özlemimiz aynı kapıya çıkıyor ya da gerçekten aynı acıyı mı çekiyoruz?

Dünyanın neresinde olursanız olun, hangi sosyo-ekonomik sınıfta olursanız olun; aşık olduğunuz zaman kadın ve erkek için bütün farklar ortadan kalkar. “Kadın acı çeker ama erkek çekmez” gibi sözlerin hepsi safsata. Erkekler de çok büyük acılar çeker ve eşitlenirsiniz. Aşıkken hayatınızın kontrolü sizde değil aşktadır. O saçmalıkları size aşk yaptırır. Siz de sabaha kadar sokakta bir aşağı bir yukarı yürüyerek gözyaşı dökebilirsiniz, ben de dökebilirim. Siz de bir yorganın altına kapanıp günlerce hüngür hüngür ağlayabilirsiniz, ben de ağlarım. O andan sonra gazetede yazı mı yazıyorsunuz, borsadan milyarlar mı kaybediyorsunuz, bir inşaat işçisisiniz ve betonu yanlış mı döşüyorsunuz hepsi olabilir. İnsanları eşit kılan en önemli unsurdur aşk. Aşkın kendisi de, acısı da… Bu yüzden benim yaşadığım da, senin yaşadığın da aynı. Ben bunları uygun kelimeler ve cümlelerle dile getirerek aslında sizin içinizdekini yazmış oluyorum. Siz de onu benimsemiş oluyorsunuz.

Polis/politika/savaş muhabirliği yapmış; kim bilir nelerle karşılaşmış, ne acı olaylara şahit olmuşsunuzdur. Duyduğum kadarıyla 1999 depremi sırasında yapmak zorunda olduğunuz haberlerden sonra işinizi değiştirme kararı almışsınız. Bir tarafta sizden haber bekleyen bir kanal varken; diğer tarafta aşk konusunda. Bu yükü almak, bu misyonu taşımak nasıl oldu?

Öncelikle işimi hiç değiştirmedim. Habercilik benim asıl işim. Posta gazetesinin yazı işleri müdürü, posta.com.tr’nin de genel yayın yönetmeniyim. Ben sadece özellikle o deprem döneminde çok acı olaylarla karşılaşınca kendime nefes alacak bir yer aradım. O zamanki yayın yönetmenimize “Ben yazı yazmak istiyorum ama gündemle alakalı değil, kendime ait şeyleri yazacağım” dedim. 1999 yılında haftada bir gün, küçücük bir köşede pul kadar bir fotoğrafla başladı bu iş. O zaman mail ve sosyal medya mesajları çok yaygın olmadığı için postacılar çuvallarca mektup getirmeye başladı. Mektuplar gelince “Biz bunları değerlendirelim.” dedik çünkü insanlar bir şekilde cevap bekliyor. Bir yazı yazıyorsunuz onun üzerine “Mehmet Bey, senin yaşadığın aynı şeyi yaşadım, bende terk edildim. 3 senedir birlikteydik ve tam evlenmek üzereydik ama birden gitti. Şimdi ben ne yapacağım?” diye bir cevap geldiğinde ister istemez içselleştiriyor ve sorumlu hissediyorsunuz kendinizi. Bu işin ne yazarsam yazayım gidecek bir iş olmadığını anladığımda kendimi geliştirmeye başladım. Türkiye’de aşk ve ilişkilerle ilgili araştırmalar pek yapılmaz ama yurt dışında bazı üniversitelerin aşk kürsüleri bile var. Onlarla irtibat kurdum, yurt dışı yayınlarını çok iyi takip etmeye başladım ve böylece bir veri oluşturdum. Bugüne kadar aşk sorunlarıyla ilgili sosyal medya mesajları haricinde 60 bin civarı mail ya da mektup gelmiştir. Ben onların sadece aşk sorunlarını dinlemedim aynı zamanda aşk hikayelerini  de yayınladım. Örneğin; birisi sevgilisinden af dilemek istiyorsa; sayfamdaki af dileme köşesinde yayınladım. Sevgilisine evlenme teklifi etmek istiyorsa onu da yayınladım. Aslında onlara çok güzel bir alan, mecra sundum. Ben aşkla ilgili yazı yazmaya başladığım zaman Türkiye’de hiçbir günlük gazetede bu konuda yazı yazan kimse yoktu. Şimdi ise çok var, herkes aşk yazıyor. Bu yolu açtım, çok da iyi oldu diye düşünüyorum. Çünkü önceden Türkiye’de duyguları dile getirmek zayıflık olarak görülüyordu. İnsanlar duygularını dile getirebileceklerini ve bu duyguların başkaları tarafından da takdir görebileceğini fark ettiler.

Bir şeyi değiştiremezsiniz: Aşkın gerçekliğini ve varlığını.
“Aşk bir inanç sistemi değildir.”

“İnsan seri aşıktır (seri katil gibi) defalarca aşık olabilirsiniz” açıklamanızdan sonra derin bir nefes aldık. Çünkü genelde buna şıpsevdilik deniyor, çok fazla aşık olmak, kötü bir şeymiş gibi yansıtılıyor. Bunu biraz açar mısınız?

Dünyanın en güzel şeyi aşık olmak… Tek bir zarar arayacaksak, kişinin kendisine zararı var. İnsan seri aşıktır sözü çok bilimsel bir söz. Aşkı birçok şeyle tanımlayabiliriz. “Aşk çok fazla sayıda hormonun, aynı anda çok fazla miktarda salgılanmasıyla oluşan bir duygu durumu bozukluğudur” denir. Aşk denilen şeyin bilimsel tanımı budur. Felsefeyle tanımlayabilirsiniz. Arthur Schopenhauer der ki: “Aşk, kişinin kendisindeki eksiklikleri başkasında tamamlama arzusudur”. Edebiyatla tanımlayabilirsiniz. Ahmet Haşim başka tanımlar, Yahya Kemal başka tanımlar. Filmlerle tanımlayabilirsiniz ve birçok şey ile. Ama bir şeyi değiştiremezsiniz: Aşkın gerçekliğini ve varlığını. Mesela “Aşka inanmıyorum” diyenler var. Bu kelime kullanılamaz çünkü aşk bir inanç sistemi değildir. “Kaleme inanmıyorum” diye bir kelime kullanabilir misiniz? Hayır. Çünkü kalem vardır ve aşk da vardır. Doğal olarak aşk, potansiyel olarak içimizde her zaman vardır. Biz, “Kime ve ne zaman aşık olacağız?” sorularının cevabını bilmiyoruz. Ama “Ne zaman aşık olmayız?” sorusunun bir cevabı var. Başkasına aşıkken! O yüzden insan seri aşıktır. Birine aşıkken bir başkasına aşık olamazsın ama o aşk bittiği andan itibaren bir başkasına aşık olma potansiyeli her zaman vardır. Olursun ya da olmazsın, rastlarsın ya da rastlamazsın… Edebi kaynaklarda “İnsan bir kere aşık olur”, “İlk aşkını unutmaz”, “İnsanın en büyük aşkı ilk aşkıdır, diğerleri onun taklididir” gibi sözler vardır. Bunların hepsi yalan. En büyük aşkının hangisi olduğunu bilemezsin, belki de henüz yaşamadığın aşk en büyük aşktır. Her aşkın bünyende, beyninde, zihninde, kalbinde yarattığı etki farklıdır. Bunu, ancak yaşadığın zaman karşılaştırabilirsin. Ki bana sorarsan hiç karşılaştırmaya da gerek yok.  Bir aşk vardır, sonu acı da bitse mutlaka mutlu anlar da yaşamışsındır ve sana kar kalan da odur zaten. Yaşarsın, geçer. “Şıpsevdi” çabuk aşık olabilen demektir. Ne var ki bunda? Kimisi zor aşık olur, kimisi çabuk aşık olur. Bu, bünyeyle alakalı bir durum. Hayatında biri varken gözün sürekli bir başkasını arıyorsa, ben onu da ahlaki olarak çok zararlı görmem. Çünkü gözün bir başkasına kayıyorsa zaten birlikte olduğun kişiye aşık değilsin demektir. Bunun başka açıklaması yok. Bana soruyorlar: “Aşk evliliği mi? Mantık evliliği mi?” “Senin seçimin” diyorum. Lakin birine aşık olmadan evlenirsen, evliliğin içinde başka birine aşık olma riskin var. Bunu göze alıyorsan evlen. Aşkın önünde hiçbir güç duramaz, mantık işlemez. “Ben yuvamı koruyayım, çocuklarım, işim, gücüm…” İnsanın gözü bunların hiçbirini görmez. Benim son romanım “Aşk ve Kül”de böyle gerçek bir hikâye var. Genç bir kızla, orta yaşlı bir adamın hikâyesi… Orada da bir şeyi özellikle belirtmiştim. Aşk için vazgeçtiğin her şey peşinden gelir. Evet, vazgeçebilme gücümüz var ama kurtulabilir miyiz orası meçhul.

Eskiden ifade ettiğiniz düşünceleriniz şimdiki nesle ne kadar uyuyor? Bu nesil bazı duygularla çok erken tanıştı. Sebebini internet çağına bağlıyorum çünkü her şey gözlerinin önünde ulu orta yaşanıyor. Bu dönemi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu nesil bu duygularla çok erken falan tanışmadı, hiç tanışmadı. Bu neslin en büyük problemi duygunun olmaması zaten. Bu nesil maddeyle materyalle kendini test ediyor, sosyal medyada fenomen olmak onlar için çok önemli. Fenomen olurken de hiçbir duyguyu takmıyorlar. Bazı özel duyguları bile sömürebiliyorlar. Etkileşim almak için ya da takipçi edinebilmek için kendilerini saçma sapan şekillere sokabiliyorlar. O dünyanın gerçekle hiçbir alakası yok. Youtuber olmak, İnstagram fenomeni olmak, Twitter’da çok takip edilir olmak gerçek dünyayla alakalı değil. Bu nesil için asıl problem, birkaç sene sonra başlayacak. 20’li yaşlarda fenomen olmuş, yükselmiş çocuklar/gençler bir süre sonra farkına varacaklar ki arkalarından başkaları geliyor ve onlardan daha iyi. Bu neslin gerçek hayatta hiçbir dayanağı yok. Sosyal medyada takip edilmeleri ya da eskisi kadar ilgi görmemeleri başlayınca dımdızlak kalacaklar. Ancak o zaman duyguyla karşılaşacaklar, “aslolan duyguymuş” diyecekler. Onun için önümüzde üç beş sene var, asıl yıkım o durumda başlayacak. Şimdi sosyal medya iletişim araçları hayatımızı kolaylaştırırken; maalesef duygusal anlamda bizi yalnızlaştırıyor. O çocuklara baktığınız zaman; millet gülsün onları takip etsin diye aldatılmanın, terkedilmenin, her şeyin esprisini yapıyorlar. Ama henüz yüzleşmediler kendileriyle… Yüzleştikleri zaman çok acı bir gerçekle karşılaşacaklar. Çünkü yenilmeyi öğrenmek, insanı insan yapar. Ne kadar çok acı çekerseniz, o kadar çok olgunlaşırsınız. İşin gerçeği bu. Çünkü siz gerçeklerle yüzleşmediğiniz sürece kendinize kurduğunuz sanal dünyada yaşamaya devam ederseniz eğer yıkımı daha büyük olur.

Keşke yanımda olsan diyeceğine olanaklarını zorlayacaksın, yanında olacaksın.

Bazı evlilikler vardır, dışarıdan bakıldığında; çok mutlu, el ele, göz gözedirler. Ama evin içine girdiklerinde sürekli tartışma halindedirler. Ayrılmak istiyorlar ayrılamıyorlar. “Annemiz, babamız, arkadaşlarımız, dostlarımız ne der” gibi kaygılar içindeler. Kendi içlerinde yaşadıkları şeyle henüz yüzleşmiyorlar. Ama yüzleştikleri zaman görecekler ki burada çok daha gerçek bir dünya varmış. Gerçeğe dönüştürmediğiniz sürece sosyal medya, internet araçları, telefon tanışmak için size çok uygun bir olanak sağlıyor. Dünyanın her yerinden insanlarla tanışabilirsiniz ama karşı karşıya gelmediğiniz sürece bunun hiçbir anlamı yok. Oradan istediğin kadar “çok özledim, seni seviyorum, bende seni özledim, bitanem, ah keşke yanımda olsan…” vs. yaz. Böyle bir şey yok! Keşke yanımda olsan diyeceğine olanaklarını zorlayacaksın, yanında olacaksın. Aşk bunu gerektirir. O yüzden inanmıyorum oradaki aşklara. Ama bu dönemde gençleri de suçlamıyorum, öyle yaşayarak öğrenecekler. Ben sevgilimi görmek için 1500 km’yi iki günde otobüsle gitmeyi göze alıyordum, onlar da başka türlü olmadığını yakında öğrenecekler. “Buradan yazdım, sosyal medyadan fotoğrafını “like”ladım, ah sevgilim, canım sevgilim, doğum günün kutlu olsun deyip fotoğrafını paylaştım, görevimi tamamladım” böyle bir şey yok, bu kolaycılık.

Dinlediğiniz bir hikayeyi önce yazıya döktünüz, sonra o satırlar canlandı film oldu. Neden bu hikaye? Nasıl gelişti bu süreç ve yaşadığı olayı izlemek kitabın kahramanına ne hissettirdi?

Kitabın kahramanı Yonca çok iddialı bir mail atmıştı bana. “Siz aşkı yazıyorsunuz ama bir de benden dinleyin bakalım yazdığınız gibi mi?” diye. Merak ettim, mailine döndüm sonra buluştuk. Anlattığı hikaye beni çok etkiledi ve biz 6 ay boyunca haftada 1-2 gün olmak üzere buluşup hep bunu konuştuk. Bütün yaşadıklarını anlattı ve bana bunu yazmam şartıyla günlüğünü verdi. Aldım, bir iki kelime yazdım, kenara bıraktım. Önce bunu 2-2.5 sayfalık bir hikaye olarak başka bir kitabımda yayınladım ama sonra kıyamadım çünkü çok detayları vardı. Bir gün bu konuşmalar bittikten 2.5 sene sonra yazmaya başladım. Yazmam da 2.5 sene sürdü. Çok zor yazdım. Çünkü hem ilk defa roman yazdığım için hem de detaylardan bir tanesini atlayacağım ya da yazacağım bir şeyle insanların hayatını etkileyebileceğim için korktum. Kitabın kahramanıyla iletişimimiz kopmuştu. O şimdi başka bir şehirde, başka bir hayat yaşıyor. Açıkçası çok da ortaya çıkmak istemiyor. Film yapma aşaması da yaklaşık 1.5 yıl sürdü. Senaryo birkaç kez yazıldı, beğenmedim. Sonra Amerika’da Hollywood’da çalışan “Nilüfer” adında bir arkadaşımızı bulduk, ona yazdırdık senaryoyu, onunkini beğendik çekmeye başladık. Nisan Akman çekti. Bütün bu süreç içerisinde romanın kahramanına ulaşmaya çalıştım ama ulaşamadım. Sonunda film çıktığı zaman bana bir mail attı “hayırlı olsun” diye. “İzledin mi?” diye sordum, cevap alamadım. O yüzden izleyip izlemediğini bilmiyorum ama bence izlemiştir. Belki de bununla tekrar yüzleşmemek için izlememiştir bilmiyorum. En azından şimdi iyi bir hayatı olduğunu biliyorum. Ama roman da, film de kadınların çok içinde bulunduğu bir durumu anlatıyor. Yonca’dan öte ben filmden ve kitaptan sonra birçok kadının “aynı şeyi bende yaşıyorum” diye bana döndüğünü biliyorum. Zaten bizim hedeflediğimiz de yüzleşmeleriydi. Acıyı ertelersin, biz insanız. Başımız ağrır, bir ilaç içip atlatmaya çalışırız çünkü daha ciddi bir şey varsa diye korkarız. İlişki içinde de böyledir, şüphelerimizle yüzleşmeyi tercih etmek yerine; düzenimiz bozulmasın diye onu hep saman altı yapmaya çalışırız. Ama işte böyle atlatmak, travmayı daha fazla büyütüyor. Başta yüzleşebilsek; belki daha kolay atlatabileceğiz. Yonca’nın hikayesinden sonra hala yazılması gereken çok hikaye geldi bana. Örneğin; şimdi aldatılmış bir erkeğin hikayesini, aldatılma travmasının nasıl ortaya çıktığını yazıyorum. Çünkü inanmayacaksınız ama erkek kadından daha zor atlatır bunu. Ayrımcılık olarak algılamasın okuyucular, ben sadece durum tespiti yapıyorum. Vakalar öyle gösteriyor, bununla ilgili de araştırmalar da var. Çünkü erkek kendine konduramıyor aldatılmayı. Oysa kadın daha ilişkinin başında bir gün aldatılabilme ihtimalini hep göz önünde bulundurur, erkek bulundurmaz. Bu yüzden erkek bununla yüzleştiği zaman kendini çok berbat hisseder. Yaşadım biliyorum! Çok sevdiğim evlenmeyi düşündüğüm bir kız arkadaşım beni aldattı ve büyük tesadüf eseri ortaya çıktı. O günleri anmak bile istemiyorum öyle söyleyeyim. Ne yapacağımı şaşırdım, kapandım, işi gücü bıraktım, nerede yanlış yaptığımı düşündüm, çok acayipti.

Kadını kutsallaştırmak da, erkeği güç ve irade sembolü olarak görmek de yanlış.

Aldatılan erkek travması Doğu-Batı olarak değişiyor mu peki? Doğudaki bir erkek aldatıldığını öğrendiğinde sadece kendi kendine travma geçirmekle kalmıyor maalesef…

Doğudaki erkek, batıdaki erkek meselesinden öte; bu bir anlayış. “Biri beni aldatıyorsa aslında bu onun sorunudur” diye düşünmeye başladım ben. Bu benimle ilgili değil, yaptığım ya da yapamadığım şeylerden kaynaklanmıyor. Aldatmanın sebebini hiçbir zaman başkasına atamazsın ama kadın aldatmasında şöyle bir gerçek var ki özellikle Doğu dediğin için söylüyorum. Erkek sırf seks için aldatabilir ama kadın sırf seks için aldatmaz. Kadının aldatmasında duygusal boşluk vardır, o duygusal boşluk kapanır. Törenin ve geleneklerin baskıcı olduğu yerlerde kadın, birlikte olduğu adamdan ayrılamadığı için buna teşebbüs eder. Ayrılabilse etmeyecek zaten ayrılacak ve hayatına devam edecek. Ama mesele sadece aldatması değil ki bırak aldatmayı senin dediğin o iklimde o coğrafyada ayrılmaya kalktığı zaman bile insanlar öldürülüyor. Bunun Doğusu Batısı yok. En çok da İstanbul’da işleniyor bu cinayetler. Yeri, zamanı yok; kişiyle alakalı. Ama başka bir şey söyleyeyim kadın yakalanmaz, erkek ona bir suç izafi ediyorsa; şüphelendiği için ediyor yakaladığı için değil. Kadın detaycı düşünce tarzıyla bütün olasılıkları gözden geçirir. O yüzden kadın yakalanmaz ki… Ancak psikopat bir erkek olup tuzak kuracaksın. Ben yakalanırım, çok iz bırakırım çünkü öyle detaycı düşünmüyorum. Normal hayatında yaşayan hiçbir erkek, aldatıldığını anlamaz. Türkiye’deki boşanmaların 3/1 aldatma sebebiyle ve yarısı erkek, yarısı kadın. Yani kadın ve erkek aldatmasında eşitlik var, bunu söylediğim zaman kadınlar çok kızıyor ama işin gerçeği bu. Kadını kutsallaştırmak da, erkeği güç ve irade sembolü olarak görmek de yanlış.  Kadın da erkek de insan. Herkes duygu anlamında eşit, öyle görmek lazım. Ben aldatıyorsam kadın da aldatır, hiç sorun değil yani. Ama orada “vay benim ne eksiğim var, ben bunu hak etmedim” gibi saçma sapan düşüncelere girmek yerine, sendeki bir eksiklik ya da seni aldattığı kişideki fazlalıktan öte şunu düşünmek lazım: “demek ki seni sevmiyor.” Tabii ilk anlarda bunu düşünemeyeceksin, o travmayı yaşayacaksın ama sonra seni sevmeyen bir insanla birliktelik sürdürmenin mümkün olmadığını anlamalısın. Benim estetik kliniklerde çalışan arkadaşlarım var. Zengin kocası olan bazı kadınlar kocalarını yakalıyorlar. Aldatıldığı kadını buluyor ama konforu bozulmasın diye boşanmıyor. Estetik cerraha gidip, kocasının aldattığı kadının fotoğrafını gösterip “beni böyle yap” diyor. Sırf kocasının seçtiği kadına benzemek için. Bu da gurursuzluk!

Peki bu durumda koca daha çok uzaklaşmaz mı kadından?

Sonunda ne oluyor bilmiyorum ama ben böyle bir şeyi asla kabul etmem. Evlilik dediğimiz şey; Türkiye’de statü sembolü olarak görülüyor. Senin mutluluğunu çok önemsemiyorlar, evli olmanı önemsiyorlar. “Evli tamam dokunulmazlığı var” deniliyor. O zaman hiç kimse de o statüyü bozmak istemiyor. Birazcık da para-pul, mal-mülk varsa “aman” diyor “gitsin, yatsın başka hatunlarla, sonuçta buraya gelecek, burada benimle birlikte bu evde yaşayacak” diyor. Erkek tarafı ben olsam, karımı yirmi kere falan aldatsam ve karım her seferinde buna razı gelip boynunu eğse, ben o kadına saygı duymam ki! Öyle bir kadınla yaşamak istemem. Hem suçluyum, hem güçlüyüm. Ben boşanmak isterim.

Aşk doktoru olarak tanınan, örnek alınan bir insansınız. Fakat bu mesleki tarafınıza ters düşen bir şey yaptınız, boşandınız. Bende dahil çoğu kişinin aşka ve evliliğe olan inancını sarstınız. Fakat dürüst oldunuz. Çünkü işi ve kariyeri için evliliği devam ediyormuş gibi gösterip farklı hayatlar yaşayan insanlar da var. İş hayatınızı etkileyeceğini düşündünüz mü? Bu bir risk değil miydi?

Aşk ve evliliğin farklı şeyler olduğunu defalarca anlatmaya çalıştım aslında ama şu açıdan da bakmak lazım; belki ben üzerime düşen her şeyi yapmışımdır ve bu yapmayanların sorunudur. Aşık olarak evlendim, üçünde de çok sevdim ama bu çok subjektif bir değerlendirme. Ayrıldığım eşlerime sorarsanız; “hadi canım” diyebilir. Kendime göre eş, sevgili olmanın bütün gerekliliklerini yerine getirdim. “Peki neden ayrıldınız” sorusuna gelirsek; bir şeylerin gitmediğini gördüğünüzde, az önce söylediğiniz gibi sırf dostlar alışverişte görsün diye, sırf aşk doktoru ayrıldı demesinler diye o hayatı ne kendime ne de eşime zehir ederim. Üstelik benim iki çocuğum var. Çok mutlular, sevgi-aşk çocukları onlar. Anne babalarının aynı evin içerisinde mutsuz bir şekilde yaşamaları eninde sonunda onları da etkileyecekti. Ayrıldıktan sonra 3 yıl anneleriyle yaşadılar, şimdi birazcık pozisyonlarımız değişti, benimle birlikte yaşıyorlar. Her sabah ben kaldırıyorum, giydiriyorum, okullarına bırakıyorum, akşam alıyorum, yemeklerini hazırlıyorum. Hayatım böyle oldukça keyifli. Anneleriyle aramız çok iyi, evime geliyor, çocukları alıyor, görüyor. Kız arkadaşım var, o da tanışıyor. Gelinen noktada biz çok daha mutluyuz. Herkes kendi hayatını yaşıyor ama bizim bir de sorumlu olduğumuz çocuklarımız var. Anne-baba olduğumuzu unutmadan birbirimizle saygı-sevgi çerçevesinde yaşayıp gidiyoruz. İkinci eşimden boşanma sebebime gelirsek; onunla da çok güzel başladı ama sonra baktık ki bizim hayattan beklentilerimiz farklı. Ben o zaman yazarlık kariyerimin çok başındaydım, o ise daha dingin, yalıtılmış, küçük bir hayat bekliyordu. Ben ise yazmak, yazdıklarımı insanlara okutmak, televizyonlarda anlatmak peşindeydim. Orada bir ayrım yaşandı, ayrıldık, bitti. İlk evliliğimi yaptığımda; delilikti çünkü daha üniversitede öğrenciydim. İşim-gücüm, param yok. Bir evi çekip çevirebilecek sorumluluğum yok. Ama gayet güzel sürdü. Sonra baktık ki yürümüyor. Zaten aslında çoğunlukla aynı evde bile değildik çünkü ev tutacak paramız yoktu, ayrıldık. Bunları böyle anlattığın zaman insanlar anlayabilir. Ben evlendiğim herkese aşık olup evlendim. Kimileri vardır evlenme vaadiyle kandırırlar, bak ben kandırmamışım aşık oldum evlendim. Bunda ne var?  Evliliği yürütmek çok zordur, dünyanın en zor kurumu. Arkadaşlar soruyor bazen “ne zaman evleniyorsun” diye. “Yeter, tamam, benim için o defter kapanmıştır. Aile olmak çok güzeldir, evlilik kötüdür” diyemem ama çok zor, özveri isteyen bir şeydir. İki tane çocuğum, güzel bir ilişkim var. Eski eşlerimle ilişkim gayet iyi.

Çocuk evliliği örseleyen bir şey.
Evliliğin yüzde 50’si cinselliktir.

Çok iyi bir baba olduğunuzu, Derin ve Mavi’nin mutlu huzurlu çocuklar olduğunu sosyal medyadan gözlemliyorum. Ayrılık sürecini çok sağlıklı atlattığınızı ve bunun da ömür boyu süreceğini hem fark ediyor hem daha önceki yazılarınızdan okuyorum. Boşanan anne babalara ne tavsiye ediyorsunuz nedir bunun kuralları?

Biz boşanma kararı aldığımızda önce çocuklarımızı düşündük ve hemen bir pedagoga başvurduk. Pedagog bize çocuklara bunu nasıl anlatacağımızı, ayrılığın ne olduğunu, hangi kelimelerle aktaracağımızı net bir şekilde anlattı. Biz bu ayrılık planını hazırladıktan sonra çocuklarımızı karşımıza aldık ve dedik ki “bundan sonra biz anne-babanız olarak ayrı ayrı evlerde oturacağız ama bu sizi sevmediğimiz anlamına gelmiyor. Babanızın evinde de annenizin evinde de bir odanız olacak” Böyle söyleyince zaten çocuk seviniyor. İki ayrı oda, iki ayrı ev. Benim olanaklarım da iyiydi, çocuklarım hafta sonları bendeydi. O dönemde çocukların keyif alabileceği havuzlu bir yerde oturdum. O travmayı oyunla geçirdik. Ama çocukla en büyük problem; pedagogun anlattığını çocuğa doğru anlatmazsan; çocuk anne ve babasının ayrılmasından kendini sorumlu tutabiliyor. Şimdi anneleriyle birlikte yazlıktalar. Sonra benimle birlikte tatile çıkacaklar. Onlar için de büyük konfor. Anneyle ayrı tatil, babayla ayrı tatil, gez, eğlen. Ama hepsinden önemlisi anne-baba da çocuğunu suçlamayacak. Çünkü çocuk evliliği örseleyen bir şey. Çocuktan sonra eşlerin birbirlerine zaman ayırmaları çok azalır. Evliliğin yüzde 50’si cinselliktir. Cinsellik çok azalır. Bütün bunları kaldırabileceksin ve boşanırken çocuğunu suçlamayacaksın. Herkes başkasının hayatına saygı duyacak. Ben de başta çok zorlandım. 7 senedir alıştığım bir düzen. Sabahları çocuklar beni uyandırırdı. Tek başıma kaldım. Sakinleştirici alıyorum, eve bakmıyorum vs.  6 ay sonra toparlandım, silkindim. Dedim ki “bu böyle olmayacak, hayat devam ediyor”. Çocuklarımla vakit geçirmeye başladım. İlk etapta eşimle doğal olarak aramızda biraz iletişim kopukluğu oldu. O iletişimi düzelttim. Dünyanın sonu değil. Asıl zor olan boşanma kararını alabilmek. Bu konuda birkaç tane yazım var aslında. İnternette “Sağlıklı Boşanmanın 10 Yolu” diye aratılınca bulunabilir.

“Aşık olduğunuz kişiyle evlenin ama aşıkken evlenmeyin” sözünüzün altında yatan sebepleri bekar arkadaşlara açıklayabilir misiniz?

Aşık olduğun kişiyle ilgili hiçbir kötü yanı, çirkinlikleri görmezsin. Gözün kapalı çünkü dopamin beyninin muhakeme merkezini bloke etmiş aşıkken. Fazla miktarda salgılıyorsun. O dopamin salgısı nedeniyle karşındaki kişiyle ilgili iyi, kötü, doğru, yanlış, güzel, çirkin bütün kavramları yitiriyorsun. Karga burunlu, sana hokka burunlu geliyor. Şaşı gözlü, sana çakır gözlü geliyor. Ama 6 ay sonra dopaminin etkisi azalıyor, gözlerin açılıyor. O yüzden “aşık olduğunla evlen ama aşıkken evlenme” dedim. Çünkü 6 ay sonra onunla ilgili kaygılara varabiliyorsun. Karar verme aşaması o zaman. Ondan sonra ancak bu adamla ya da kadınla bir ömür geçirebilir misin, geçiremez misin muhakeme etmeye başlıyorsun. Çünkü uymayabilir. Herkesin kendi kişisel özellikleri var. İlk 6 aylık dönemde tanımıyorsun . Sonra tanıyacaksın. Kültürünüz uyuyor mu, aile terbiyeniz birbirinize denk mi, eğitiminiz birbirine denk mi, hayattan beklentileriniz… Örneğin: siz “ben hemen evlenip çocuk yapmak istiyorum” diyebilirsiniz, ben “hayır, 3 sene istemiyorum çocuk” diyebilirim. E nasıl konuşacağız bunu? Hiç bunları bilmeden evlenirsek sonra birbirimize gireriz. Çiftlerin en büyük problemi. Para durumunu bile konuşmuyorlar, birbirlerinden saklıyorlar. Hayat müşterek. Kaç lira kazanıyorsun, ben kaç lira kazanıyorum. Ev için kaç lira harcayabiliriz, bir ev alabilir miyiz, araba mı alsak? Ya da bunların taksitlerini ne kadar ödeyebiliriz? Çocuğu ne zaman düşünüyoruz. O zaman çocuğun eğitimine, bez masrafına para ayırıp bunları konuşmadan hadi hoppa sağdan soldan borç al, evlen. Daha birinci senesinde bitsin. 2017’de 128 bin çift boşandı bu ülkede. Bunun 4 bin çiftinin daha 1 yılları bile dolmamıştı. Evlenmeyin demiyorum ama gözün açılsın. Aşk hormonlarının yükseldiği o ilk altı ayda hiçbir şey düşünme, yaşa. Yani evlenmeyi de düşünme, ikinci altı ay hala devam ediyorsa; üçüncü altı ay karar ver. Artık uygulama süresi de sana kalmış. Gördüğün gibi böyle bir kararı alabilmek için gereken süre bir buçuk sene. Kumar oynama, boşanmak çok travmatik bir şey. Evlenmek çok kolay! Şurada bir nikah dairesinde hemen atarız imzaları. Hiç sorun değil. Ama boşanmak öyle mi? Mahkemesi, çocuğu, nafakası var, çocuk oyuncağı değil. Her yıl boşanmalar artıyor. Özellikle yeni evlilerde her üçünden biri boşanmayla sonuçlanıyor. Boşanmayan çiftlerin, yarısı da aslında mutsuz. Boşanmak istiyor ama boşanamıyor. Mutlu evlilik çok azaldı.

Geçtiğimiz yıl “Eksiği Var Fazlası Yok” oyununda anlatıcı olarak yer aldınız. Okuyucuyla aranızda sanal bir ekran ya da kağıtlar varken mi daha iyi hissediyorsunuz yoksa sizi dinleyen seyirciyle göz göze gelmek mi daha heyecanlı?

Ben üniversitelere de iş yerlerine de gidiyorum. İnteraktif olmayı seviyorum. Göz göze olmayı daha çok seviyorum. Gerçeği seviyorum, sanal olan hiçbir şeyi sevmiyorum. Ben anlatacağım, onlar bana soru soracak gösteri bitecek, sarılacağız, fotoğraf çektireceğiz, arada elime kağıt sıkıştıracaklar…

Yeni bir kitap için beklemedeyiz. Bununla ilgili bir hazırlığınız var mı? Yine yaşanmış bir hikaye olacak mı yoksa farklı bir konsept mi?

Bir erkeğin hikayesini yazmak istiyorum. Başladım diyebilirim ama bende başlama süresi çok sancılı oluyor. Başladıktan sonra da su gibi akıp gidiyor. Henüz o sancılı süreci atlatmadım doğrusu… Ama bir dizi yapmak istiyorum, görüşmelerimiz sürüyor. Yaşanmış gerçek aşk hikayelerinden oluşan bir dizi ile ilgili bir takım yapımcı firmalar ve yönetmenlerle görüşüyorum. Belki bu sezon olmayabilir ama mutlaka yapacağım onu da…

Yoruma kapalı.