Gökhan Çınar: Varoluş amacım anlatmak

Onu dinlerken bıraktım kendimi, attım omzumdaki yükleri… Öğreneceğimi öğrendim; geçmişle yaşanmazmış . Ama geçmişe şefkatle temas edebilirsek; iyileşebilirmişiz. 12 yaşında bir radyonun kapısını çalıp program yapmak istediğini söyleyerek şuan yaptığı her şeyin temelini kendi elleriyle atmış. İyi bir psikolog, sevilen radyo TV programcısı ve başarılı bir yazar olan Çınar, son günlerde yeni kitabı “Geçecek mi?”nin heyecanını yaşıyor. Kitabın her sayfasında öğreten, anlatan, unutturan, hatırlatan birçok yerde kafamızı kuma sokup düşündüren çok iyi cümleler var. Kendisinin de hayali olduğu gibi; okuma sürecinizin sonunda altı bolca çizilmiş bir kitapla karşılaşabilirsiniz. Çok uzun seanslarının ardından yanımıza tüm samimiyeti ve içtenliğiyle gelen Gökhan Çınar’a merak ettiğimiz her şeyi sorduk. Ben dinlerken çok keyif aldım şimdi sıra sizde…

Özgeçmişi okurken kendim de dâhil hayatımdaki yüzlerce insanın yaşadıklarını hatırladım. Benzer şeyler yaşayan insanlar bir psikoloğa ihtiyaç duyarken siz psikolog olmaya karar vermişsiniz. Yaklaşık 15 yıldır da bu mesleği severek yaptığınız hissindeyim. Beraber sustuklarınız, birlikte haykırdıklarınız, iyileştirdikleriniz; 15 yıl önceki Gökhan Çınar’a neler kattı ya da neler götürdü?

Kendimle ilgili hep bir derdim, yaş itibari ile bir takım sorgulamalarım, duygusal gelgitlerim vardı. Bir taraftan çocukluk aşağıdan çekiştirirken; diğer taraftan ergenlik yukarıdan çekiştiriyor ve o arada kendini bulmaya çalışıyorsun. Bazen uyumlu kalabalığın içerisinde kendini bulamıyorsun, hayatın içinde sözünün çok duyulmadığını hissediyorsun. Ben o dönemde sonsuz denebilecek hayal gücümle beraber kendimi iyileştirecek yöntemlerle işin içinden çıkmaya çalıştım. Yazmak bana çok iyi geldi ve kurtarıcı oldu. Bunun dışında da radyoda çocuk programlarında anlatmaya başladım. Aynı zamanda sorguluyor, zaman zaman hayal kırıklığına uğruyor, uyum sağlayacak birilerini bulamıyordum. Aslında psikolojinin kuramsal olarak ne demek olduğunu bilmeden, psikolojiye ilgi duymaya başlamışım. Onun üzerine de devam ettim. Ne kattı peki? Biz psikolog olma sürecindeyken kendimiz de bir terapiste gidiyoruz. Bir yandan insan psikolojisi, bir yandan gelişim psikolojisiyle ilgili birçok yoldan geçiyoruz. Benim danışan olarak gittiğim bu terapiler de dönüp kendime bakmamı sağladı. Nasıl utandığımı, korktuğumu, uyum problemlerimi nelerden dolayı yaşadığımı daha iyi anladım. Üstüne üstüne gittim kendimin. Kendi üstüme gelince de, başka insanlarla başka hikâyelerimiz olsa da aramızda ortak noktalar bulmaya başladım. 12 yıldır psikoterapi yapan biri olarak da insanlara direkt onların hikâyeleriyle yaklaşıyorum artık. Psikolog olmak, hayatın içinde en çok beni büyüttü.

Tek bir deneyimden ibaret değilim
Daha kalabalık, büyük ve renkliyim…

Geştalt terapi yaklaşımını benimseyen bir psikolog olarak sizce; ülkemiz genel anlamda bu yaklaşımı benimsese, herkes biraz “fazla” mutlu olmaz mı? Sadece gelen hastalara uygulanan terapi değil de tüm bölümlerin müfredatına eklenen bir ders olsa mesela?

Okları “Geştalt Terapi Derneği”ne çevirmek istiyorum. Çok kıymetli hocamız Prof. Dr. Ceylan DAŞ, yıllardır Geştalt’ın daha çok insana ulaşması için büyük emek harcıyor. Geştalt, sadece bir psikoterapi yaklaşımı değil. Temelinde bir felsefe, bir bakış açısı, bir yaşam biçimi var. Hakim olarak kullanıldığı farklı alanlar, farklı meslekler de var. Mesela bunu kullanan çok büyük müzisyenler var. Mimaride de kullanılıyor. Keşke gerçekten müfredatta olsa ve Türkiye bunu benimsemiş bir ülke olsa. Geştalt, bütünü oluşturan her parçanın kıymetini biliyor ama o parçaların beraber nasıl bir bütün oluşturduklarıyla daha çok ilgileniyor. İnsana da öyle bakıyor. Ben tek bir deneyimden, zamanında yaptığım beni utandıran bir şeyden, birine olan öfkemden, eğer depresif bir dönemden geçiyorsam o depresyondan ibaret değilim. Daha kalabalığım, daha büyüğüm ve daha renkliyim. Detaylar benim sadece bir parçam ve ben tüm bu parçalarla beraber var oluyorum. Bir hatayla, bir davranışla, bir siyasi görüşün kutbuyla, bir inanma biçimi, bir tercihle beraber insanları yargılıyoruz. İnsanlara bütün olarak bakabilirsek; daha çabuk barışır, daha çabuk uzlaşırız aslında. Çünkü en sevmediğimiz, en karanlık tarafta gördüğümüz insanlarla ortak noktalarımız var. Kitapta da diyorum “Kendiyle barışmayan, kimseyle barışamaz” diye. Kendi parçalarının bütününü kabul eden biri, daha sonra bir başkasınınkini de kabul ederse asıl oluşum orada sağlanır. Çocuklarımıza çok küçük yaşlardan itibaren ön yargıyı öğretebiliyoruz. Ön yargıyı öğretmek yerine uzlaşmayı, Geştalt’ın temel mekanizmasını, herkesin bir varoluşu olduğunu ve farklı farklı özellikleri olduğunu öğretebiliriz. Önyargıyı, düşmanlığı ve kendi sınırlarını çizmeyi, başkalarına karşı kapalı olmayı bu kadar kolay öğretebiliyorsak; neden tam tersini de öğretmeyelim ki? Biz bunu sadece terapi diyerek sınırlamaktan yana değiliz. Çünkü bu psikoterapi yaklaşımı olmasının yanı sıra her şeyden önce birçok insanın hayatına ilham veren bir yaşam biçimi. İçinde: insanın kendiyle barış, farkındalık ve özellikle insanın kendine ait olduğunu vurgulayan fenomencilik var. İşte bu yüzden de keşke daha çok insana yayılsa.

Herkesin bir varoluş amacı varsa benimki de ‘anlatmak’

Psikolojiden sonra Radyo-Televizyon, akabinde de yazarlık… Arada geçen süreyi ve tercih nedenlerinizi merak ediyorum. Hepsi birbirinden farklı ama içten içe bağlı meslekler olabilir mi?

Bunların hepsi görünüşte birbirinden farklı disiplinler ama benim hayatımın anlamı açısından bağımsız değiller. Örneğin; çocukluğumda evde hayal kurarken hep büyük kalabalıklara seslendiğimi hayal ederdim. Bazen bir radyo/TV programcısı, bazen bir fikir lideri, bazen bir siyasetçi olarak… Nitekim 12 yaşındayken bir radyonun kapısını çaldım ve “Çocuk programları yapmak istiyorum” dedim. Sonrasında ulusal radyolar ve TV programları geldi. Psikoloji eğitimi ve ardından klinik psikoloji yüksek lisansım süresince de TV işlerim devam etti. Doktorada da Sinema-Televizyon bölümüne girdim, çünkü bir yandan da yönetmen ve senarist olarak anlatmanın peşindeydim. Şimdilik kendi kısa filmlerimi izleyip, değerlendirmeye çalışsam da bu alanda gerçekleşmesini heyecanla beklediğim başka hayallerim de var.

Tüm bunlar devam ederken deneme tarzında yazılar da yazıyordum. Bunlar benim için hayatın sorgulamaları ve gördüğüm insanlar üzerine yazılardı. Psikoloji okuduktan sonra yazılarım gelişti. Bu kitapta bazı yazılara tekrar el atıldı çünkü 25 yıl önce yazılmış yazılar vardı. Mesela ölüm üzerine bir yazı olan “Kikir” bunlardan biri.

Yazılarım benimle beraber evrildiler diyebilirim. Ama sanırım ben anlatmanın başka yollarını buldum. Bir psikolog olarak bana, insan doğasına dair bilgiler eşlik etmeye başlayınca; yazılar benim açımdan derinleşti. O sırada kendi bloğumu açtım, ardından KAFA dergisine ulaştım ve kitaba kadar geldi yolculuk… Herkesin bir varoluş amacı varsa benimki de “anlatmak”. Ben bir anlatıcıyım ve anlatmak için bir kaynak bulduğum zaman oradan gidip anlatmanın peşine düşüyorum.

Üzüleceğiz, sevineceğiz, korkacağız, utanacağız, öfkeleneceğiz ve tekrar mutluluğa döneceğiz…

Şahit olduğunuz hikâyeleri kendi duygularınızla harmanlayıp kitaplaştırmışsınız. Daha sonraki kitaplarda bizzat yaşanmış hikâyeler anlatmayı düşünüyor musunuz? “Bir Psikoloğun Gizli Defteri” gibi?

“Geçecek mi?” insan üzerine hikâyelerinin anlatıldığı bir deneme kitabı. Utanç, ölüm, pişmanlık, mutluluk, hayal kırıklığı, kaygı, depresyon gibi duyguların yer aldığı 38 denemeden oluşuyor. Bundan sonraki planım ise doğrudan insan hikâyeleri anlatmak. Ama bizim mesleğin etik olarak çok ciddi sınırları olduğu için “Bir Psikoterapistin Gizli Defteri” gibi bir format düşünmem. Danışanlarınızın hikâyelerini öyle rahat rahat yazıp anlatamazsınız. Yeminimiz gizlilik üzerine… Tabii ki bazı meslektaşlarım, hocalarım izinler, onaylar alarak yapıyorlar bunu ama ben yine de örnekler üzerinden anlatmaktan yanayım. Örneğin; hikâyeleri aslında birbiriyle kesişen 40 insanın öyküsü ve her biri de hayatın zorlu bir döneminden geçiyor. Başka isimlerle gerçek insan hikâyeleri anlatmak istiyorum.

Sürekli kendini incelemek; anın spontanlığını etkiler.

Psikologların herkesi anladığı, her olaya kayıtsız yaklaşabildiği ve herkese yardımı olduğunu düşünürsek siz kendinize ne kadar yardımcısınız? Yaşadığınız her olaya Psikolog Gökhan Çınar gibi yaklaşabiliyor musunuz? Yoksa başka bir Gökhan Çınar çıkabiliyor mu olaylar karşısında?

Yaşadığım her olaya psikolog Gökhan Çınar olarak baksaydım ruh sağlığımı kaybederdim. Tabii ki insanın kendisinin farkındalık düzeyinde olması çok önemli. Ama sürekli olarak kendini inceleme, değerlendirme ve kendine gözlemle yaklaşma hali olmaz. Zaten her şeyden önce böyle  bir yaklaşım anın spontanlığını etkiler. Ben kendi değerlendirmemi, hayatla ilgili muhakememi yapan biriyim. Psikoloji ve terapiyle bu kadar haşır neşir olmak korktuklarımla yüzleşmemi, sağlıklı bir birey olarak daha farkındalıklı, meseleleriyle kaçmadan yüzleşen, harekete geçebilen biri olmamı, daha fazla temas etmemi, daha fazla uyumlanmamı sağladı. Tabii ki yine canımın yandığı, utandığım vs. şeyler oluyor ama sanırım bunlara daha şefkatli yaklaşmaya başladığım için daha iyi bir yoldayım. Çünkü yol bitmez.

“Terapist olunca her şey bitiyor mu?” ya da “Bu kitabı okuyunca gerçekten geçecek mi?” diye soruyorlar. Yok öyle bir şey. Tek tip bir hayat yok ki. Tamamen geçerse anlamı kaybederiz. Ya da diyelim ki hep mutluyuz o zaman “Eyvah eyvah!”. Hep mutlu olmak, gerçekten çok sıkıntılı bir ruh hali. İnsan mutluyken yeni bir şey aramaz, risklere karşı çok kapalı olur, o sancıyı yaşamadıkça varoluşuna gidemez. Üzüleceğiz, sevineceğiz, korkacağız, utanacağız, öfkeleneceğiz ve tekrar mutluluğa döneceğiz. Hayatımızın içerisinde bir döngü olmalı. Her duyguyla beraber varız. Benim için de öyle ama psikolog olduktan sonra hepsinin kabulünde daha iyiyim. Ben buna “Duyguları kabul kitabı” diyorum.

“Geçecek mi?” bir reçete kitabı değil…

Uzun zamandır KAFA dergisindeki yazılarınızı gerçekten severek okuyan biri olarak bu kitap çok iyi geldi. “Geçecek mi?” günlük hayatımızda neredeyse her olumsuz olayda kendimize ve çevremize sorduğumuz yegane soru. Ama ilk kez, içime umut dolan cevaplarını aldım bu sorunun. Hatta gülümseyip “Ah psikolog reçetesi gibi olmuş” dedim. Sizin de bu reçeteye ihtiyacınız oldu mu? Göğsünüze oturan o ağrıya dokunabildiniz mi hayatta?

Ne kadar güzel tanımladınız… Ama bir reçete iddiasıyla yola çıkmak istemediğimin altını çizmek isterim. Çünkü reçeteler, formüller, anahtarlar verenleri tuzak gibi görüyorum ve bu tepkili olduğum bir durum. Eğer “Bu kitap, bu derdin devasıdır, reçetesidir” derseniz; insanın biricik olmasına karşı bir şey söylemiş olursunuz. Bana iyi gelen, size iyi gelmez. O yüzden bu kitap, bir reçete kitabı değil. Bu kitapta daha çok insanca hallerimizi anlatmak istedim ama özellikle çözüm sunmamak için çok uğraştım. Çünkü insanın en temel ihtiyacı zaten anlaşılmak. “Ben bunu yaşamalıymışım çünkü yaşamadan içinden çıkamazmışım”, “Evet, geçmişimde şunun üstünü kapalı bırakmıştım. Utanmışım, saklanmışım o yüzden olmamış” dediğimiz yerlere dokunsun istedim. Bunlar hepimiz için ortak şeyler. Sonuç olarak: Geçiyor! Acıta acıta, sancıyla, sıkıntıyla geçiyor çünkü yüzleşmek öyle bir şey. Benim de sertçe göğsüme oturan ağrılar olmadı değil. Oldu ve dokunabildim. Çok uzun yıllar boyunca dokunmayıp ihmal ettiklerim, dokunmaktan çok korktuklarım, bazı zamanlarda üstünü kapatmak için tüm gayretimi sarf ettiğim şeyler de oldu. Hepimizin kaygıları, hayal kırıklıkları var; yas, ayrılık, utanç gibi duygular, çocukluktan sırtlandığımız bir sürü mesaj, “Hayatta şöyle olmalısın, böyle yapmalısın” gibi “me’li, ma’lılar”, karşılaştığımız ve karanlık yüzlerini gördüğümüz sükûtu hayallerimiz var. Tüm bunları bir süreliğine kıyıda, köşede bırakmak iyi geliyor. Çünkü saptırıyorsun, duyarsızlaşıyorsun, iyiyim zannediyorsun; ama onunla gerçekten temas edince ne kadar sert olursa olsun, sanırım o ağrı yavaş yavaş çıkıyor.

İnsan bir kara delikten tekrar doğabilir…

Özgeçmişin bölümlerini 1.,2.,3.,4. doğum olarak adlandırmışsınız. Neden başka bir isim değil de “doğum”? Var mı özel bir anlamı?

İlk doğum: dünyaya gelmek, evrene merhaba demek… Bazen de insan; bir sıkıntısından, acısından, sıkıştığı bir yerden, bir kara delikten tekrar doğabiliyor. Buna hem kendi hayatımda hem de terapide şahit oldum. Terapide geçmişte yaşananları öylece bırakmıyoruz, danışanımla üzerine gidiyoruz. Benim de o zamanki şimdilerimde yeniden doğumlar var. Yazabildiğimi keşfetmek; nasıl doğum olmasın? Ya da şarkılara tutunup “Yalnız değilmişim” hissini yaşamak, psikoloji kesinlikle birer doğum. Kendime ve insanlara daha derinden bakmamı sağladığı için bunlara, dönüm noktaları veya yeni başlangıçlar demek yerine; başka bir oksijenin olduğunu fark edip tekrar nefes almak gibi olduğunu düşündüğüm için doğum dedim.

“Geçecek mi?” ile ilgili bir hedef kitleniz var mı? Ya da yaş grubu olarak sizi en çok mutlu edecek ve “Evet kitabım şimdi amacına ulaştı” diyeceğiniz bir durum var mı?

Bu konuda beklentim çok yüksek değil ama en başından beri sezgim çok insana ulaşacağını söylüyor. Benim ergenlik döneminde olan danışanlarım da var ve tabii ki her yazı direkt her yaşa hitap edecek diye bir şey yok. Mutlaka kendisine temas eden veya etmeyen yazılar bulacak insanlar. Çünkü herkes aynı yerden kanamıyor; herkesi keyif, doyum anlamında harekete geçiren şey aynı değil. Ama herkesin ortaklıklar bulacağını biliyorum. O yüzden herkes okusun. Elden ele dolaşsın, altları çizilsin, yazıların üzerine bir şeyler yapıştırılsın, en etkileyen yere ayraç konulsun… Geçen gün beni ağlatan bir olay oldu. Bir takipçim, benim de çok sevdiğim yazar Barış Bıçakçı’nın kitabındaki “Öyle bir kitap yazmak istiyorum ki, okuyucu bir yerinde kitabı alsın ve bağrına basıp dursun” bölümünü alıntılayıp yanına da “Öyle bir kitap olmuş” notu iliştirmiş. Bunun üzerine “Bütün üzüntülerime, mutluluklarıma, yaşadığım sancıya, kaygıya, öfkeye değdi” dedim.

Terapi, insanın biricikliğine vurgu yapan bir oda gibi…

Hisleriniz, düşünceleriniz, etkilendikleriniz… Yazıya dönüştükten sonra bunu milyonlarca kişi ile paylaşmak hiç korkuttu mu sizi? Dergiye her yazı gönderişinizde neler hissediyorsunuz? Belli kıstaslar var mı “Evet şimdi oldu” dediğiniz?

Bazı yazılar oldukça kişisel. Örneğin; “Özgeçmiş” isimli yazım kişisel bir yazı. Bunun gibi yazıları yayımlamak da aslında genç birinin günlüğünü paylaşması gibi… Yani okunduğunda utandıran bir his var. Kabul ettiğim ve ne varsa halka açtığım bir yazı da: “Kabul Günü”. Belki de bu benim cesaretimdir. Dergiye gönderirken de aynı şekilde oluyor. Diğer yazılarda ortaklıklar var. İçlerinde benim hikâyem, başkalarının hikâyeleri ve yol kesişmeleri var. Kitabın çok daha fazla insana ulaşmasını önemsiyorum. Ulaşsın ki kapalı sandıklar açılsın. Bu nedenle paylaşmak, kendi özümü aktarmak konusunda rahatım.

İnsanların olaylar karşısındaki hislerini çok güzel bir dille anlatmışsınız. Kadın gözüyle de, erkek gözüyle de bakılsa iki tarafı da anlayarak değinmişsiniz. Bu dili yakalayabilen yazarların öykü ve romanlarını biz okuyucu olarak heyecanla bekliyoruz. Bununla ilgili başka bir plan, fikir var mı?

Kavramlar bazen birbirleriyle çok karışıyor. Hikâye anlatmak istiyorum tabii ki ama ben her şeyden önce bu işe eğitim anlamında uzun yıllar emek vermiş bir terapistim. Yazarım demek için biraz daha zamana, emeğe ihtiyaç var. Edebiyat dünyasından heyecanlandığım isimler olmasının yanı sıra roman konusunda beni en çok cesaretlendiren de hocam Mario Levi’dir. Çok önemli, çok büyük bir yazar kendisi ve iyi ki o dönem içinde ondan yazmak üzerine bir şeyler öğrendim. Roman yazmak isterim ancak biraz daha hazır hissetmem lazım.

Terapi, insanın biricikliğine vurgu yapan bir oda gibi. Bu nedenle terapistin dilinin cinsiyetsiz olması gerekir. Hikâyelerimde kadın hikâyesi de var erkek hikâyesi de… Annemin, günün birinde yolda sohbet ettiğim birinin, dolaylı olarak danışanlarımın hikâyeleri de var. Hayatın başka dönemleri, başka insanların inançları, zıtlıkları ve bütünlükleri var. Ben bu nedenle, cinsiyetsizlik hissini yaşatmayı çok istedim. Almışsınız, ne mutlu bana…

Danışanlarınız sosyal platformlarda övgüyle bahsediyor sizden. Onların hayatlarında belli ki kalıcı yerlere sahipsiniz. Kimsenin programına katılmayan sanatçıların, sizin radyo programınıza koşarak geldiğini okudum. Kitapla ilgili de çok güzel dönüşler var. Çok yönlü iş yapan insanlar bazen bir yerde bocalayabiliyorken, sizin elinizin değdiği her konuda bu kadar sevilen ve başarılı biri olmanızın sebepleri neler?

Çok erken başladım çünkü belki bunun dostlukların birikmesinde etkisi vardır. Programlarım içerisinde ben de sizin gibi iyi sorular sormaya çalışıyorum. Klasik olmayanlardan, daha gerçek, daha doğru sorular sormanın peşinden gidiyorum. Hem radyoda hem TV’de sanatçı kendisini iyi hissetsin, temas edeyim istiyorum. Geştalt terapide temas kavramı çok önemlidir. Özellikle sözel olan temas üzerine çok uzun yıllar eğitim alıyoruz. Tabii bu biraz insanın kişiliğinde de olması gereken bir şey. Danışanın ya da konuk sanatçının bir duygusunun geldiğini hissediyorsak, bunu daha fazla yakalamak ya da özellikle TV’de mahçup etmemek adına onu o duygudan çıkarmak önemli. Bunlarla ilgili benim bir birikimim var ama tüm teknikleri bir tarafa bıraktığımızda; aslında beşeri ilişkiler bir şekilde bunları sağlıyor.

Danışanlarım benim için gerçekten çok kıymetliler. Ben terapist olarak meseleye başarı-başarısızlık gibi bakmıyorum. Daha çok ne kadar temas ettiğime bakıyorum çünkü sonrası açılıyor zaten. Bazen doktor tavsiye bloglarında adımı görüyorum ve çok mutlu oluyorum. Hem erken yaşta anlatıcı olmaya başladım, hem medyada uzun zaman geçirdims, hem de psikoterapi eğitiminde birikimim var. Bir de kalıplaşmış ön yargıları olan bir insan değilim. Kabulün çok önemli bir kavram olduğunu biliyorum. Kabulden kastettiğim seçtiğim ve benim de onlar tarafından seçildiğim insanlarla birlikte olmak. Temasımızın birbirimizi seçmeye devam ettiğimiz süre boyunca gitmesini önemsiyorum.

Ben bu kitabın fon müziğini, ilham veren, yönlendiren yazarlarını çok merak ediyorum.

Mario Levi’den bir yıl eğitim aldım. Onun bir romanı yaratma, karakteri oluşturma şekli beni çok etkilemiştir. Bu nedenle Levi, en net ilham kaynağım olan hocam. Kitabı ona da gönderdim, ne hissediyor, nasıl okuyor çok merak ediyorum, çok heyecanlıyım. Ayfer Tunç hayranıyım mesela. Hakikaten beni içine çekiyor. “Yeşil Peri Gecesi” benim için olağanüstü bir kitap. Son dönemde Mahir Ünsal Eriş’e çok hayranım. Bizim alanımızda öncülerimiz olan isimlerden Engin Gençtan’ın “İnsan Olmak” kitabı hayatını anlatan bir başucu kitabı.

Müzik de kesinlikle ilham kaynağı. “Geçecek mi?” de Fikret Kızılok, Bülent Ortaçgil ve Sezen Aksu var. Sanırım fon için biraz daha yüzleştiren şarkılar kullandım. Radyoda yaptığım 90’lar programındaki şarkılar, “Özgeçmiş” yazısında bahsettiğim sancılı çocukluğa çok eşlik ettiler. 38 tane denemenin her birinin fonu başka bir şarkı olur. Mesela; Bülent Ortaçgil “Gece Yalanları”,  Ahmet Kaya “Arka Mahalle, Sezen Aksu “Benim Karanlık Yanım”, Nazan Öncel “Gidelim Buralardan” gibi. Babamla ilgili anlattığım bir hikayede ise İlhan İrem, Cem Karaca şarkıları fon şarkısı olabilir.

Peki bu yazı hakkında sizin görüşleriniz ve yorumunuz nedir?

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.