Arda Erel: Evren ve beyin bir arada çalışıyor

“Ben Derin.

Takvime göre 28 yıl önce dünyaya geldim ama sadece anne karnından çıkmakla doğmuyor insan. Hayatta bir acının içinden geçince de doğabiliyorsun, kendi içinde başka bir “sen”le tanıştığında da. Ve belki de en önemlisi, aşk denen mucize kapını çalıp karşına oturduğunda da yeniden doğmuş gibi hissedebiliyorsun. İşte bu yüzden sana anlatmam gereken bir hikâyem var.

Çünkü ben ilk kez âşık oldum ve aşkla yeniden doğmanın bu kadar büyük bir sarsıntı olacağını bilmiyordum.”

Senin İçin, Arayış ve Kendine İyi Bak kitaplarının ardından ilk romanı “Sarsıntı” ile okurlarını derin bir aşkın doruklarına çıkarıyor; geçmişin, şimdinin ve geleceğin kusursuz birlikteliğini anlatırken, içsel yolculuklara bir ayna tutuyor… Biz de bu yolculuğu konuşmak üzere sevgili Arda Erel’le buluştuk.

Doğru görüyorum değil mi 1995 doğumlusun? 24 yıla 4 kitap sığdırmak biraz fazla değil mi?

Evet 1995 doğumluyum. Açıkçası 4 kitap sığdırmak kolay olmadı. Az mı fazla mı bilmem ama kesinlikle çok okumamın bir getirisi oldu. Hayatım boyunca hatırlayacağım güzel deneyimler ve başarılar olduğunu düşünüyorum.

Aklının sürekli gelecekte olduğunu, hayata geçirilmeyi bekleyen birçok projenin dolabında asılı halde durduğunu okumuştum. Şarkı sözleri, roman, senaryo, reklam şirketi gibi… İlk üç kitabının devamında şimdi de bir romanla karşımızda olduğunu düşünürsek evrenle aran fazlasıyla iyi diyebilir miyiz?

Evet sanırım! Zihnim çok fazla geleceğe odaklı çalışıyor. Boş oturmayı sevmiyorum. Hep bir şeyler üretmek, insanlara fayda sağlamak, birilerinin arkadaşı olmak istiyorum. Zaten bunun için var olmadık mı? Kimi bilgisini paylaşır, kimi sevgisini, kimi acısını. Paylaştıkça çoğaldığımı ve ilerlediğimi düşünüyorum. Paylaşmayı da üretmeyi de çok seviyorum. Hala aklımda çok fazla proje var! Evren ve beyin bir arada çalışıyor. Psikolojiyle çok ilgilendiğimden kendimi iyi yönettiğimi düşünüyorum.

Peki, proje sıralaması yaparken neye göre yapıyorsun? Kendi isteklerine göre mi yoksa kariyerinde mutlaka olması gerekenlere göre mi?

Tamamen hazır olduklarıma göre. Hazır hissetmediğim hiçbir işe evet demiyorum. Çünkü benim hazır olmam ve o işin içime sinmesi çok önemli. Hayatta hiçbir zaman içime sinen bir şeyde başarısız olmadım. Kariyerinde “bu şart” dedikleri bir işe bile eğer hazır değilsem adım atmam… Her şey kariyer ve başarı değil… İçine sinmesi ve senin mutluluğun daha önemli!

“Kötü yazıyorsun, bırak o kalemi” mi demeliyiz içinden yazma hevesi geçen birine?

Fenomen yazarlar, Türk Edebiyatının önde gelen yazarları karşısında devamlı eleştiri oklarının hedefindeler. Sen nasıl değerlendiriyorsun bu durumu? Yazarlığın belli başlı kıstasları var mı? Herkesten yazar olur mu? Yahut illa herkes yazar olmalı mı?

Evet bu eleştiri okları zaman zaman bana da atılıyor, çoğunu da okumaya çalışıyorum. Hakaret içermedikçe; eleştiriye açık biriyim. Instagram’dan beni eleştirenlere özelden cevap verip, beni eleştirdikleri konulardan çok faydalanmışımdır. Bunu çok normal karşılıyorum. Bir kere eleştiri, hangi mesleği yaparsanız yapın şarttır ve sizi daha iyisine taşır. Ben böyle görüyorum. Bilgisine ve vizyonuna güvendiğim insanların yaptığım işlerle alakalı eleştirilerine bu yüzden çok değer veririm. Eğer eleştirilmeseydim, bugün geldiğim noktaya geleceğimi düşünmüyorum. Herkes yazar olmalı mı bilmiyorum ama Türkiye’de çok az kitap okunuyor, bunu herkes bilir. Ben çok fazla içinde “Sayende kitap okumaya başladım” cümlesi geçen geri dönüşler alıyorum. Bundan daha kıymetli ne olabilir? Hadi ben kötü bir yazarım diyelim, günün sonunda o kişi ona kitap okuma alışkanlığının kapılarını araladığım için kıymetli yazarları da okuyabilir. Türkiye’de ilk önce ne olursa olsun yayıncılık sektörünün, kitap okuma oranlarının fazlalaşması lazım. Yani beğenmediğimiz yazarlar da beğenmediğimiz işlerle bu sektörün gelişmesine katkı sağlasalar bile iyi. Sen beğenmezsin başkası beğenir. “Kötü yazıyorsun, bırak o kalemi” mi demeliyiz içinden yazma hevesi geçen birine? Bu çok acımasızca olur. Yazmak isteyen yazsın, yazmalı. Türk toplumunun biraz baskıcı olduğunu düşünüyorum. Her şeyi kriter koyarak değerlendiriliyor. Başarıyı gözünde çok büyütüp, kendinden uzakta görüyor. Ama hayat böyle değil. İçinden geliyorsa bazen sadece üretirsin ve o şey bir bakmışsın binlerce insanın ilhamı olmuş. O başarıyorsa sen neden başaramayasın ki?

Samimiyet bence çok az bulunan bir şey

Kitaplarında ve sosyal medya hesaplarında paylaştığın aforizmalarda devamlı öğüt verici biri durumundasın. Ne yaşadın da bunları okuyup ders alacak taraftan kaleme alan tarafa geçiş yaptın?

Aslında ben birçok yazımı kendime de yazarım. Bazen başkasının yaptığından ne yapmamam gerektiğini öğrenirim, bazen de kendi hayatımdan. Hiçbir zaman öğüt verme niyetim yok aslında. Ben bilirkişi değilim ki… Uzman da değilim. Sadece kendime söylediğim sözleri insanlarla paylaşıyorum. Bazen kendime diyorum: “böyle böyle yapma” diye. Yoksa kimseye öğüt verme gibi bir hadsizliğim yok… Zaten bence çoğu insan bunu hissediyor. Samimiyet çok az bulunan bir şey ve insanlar beni samimi buldukları için yıllardır takip ediyorlar.

Birine kızan, kırılan ama bunu doğrudan karşısındakine söylemeyen, söyleyemeyen kişiler sosyal medya hesaplarında bolca senin yazılarını paylaşıp imalarda bulunuyorlar. Başkalarının hislerine tercüman olman çok güzel bir olay fakat insanlar konuşa konuşa anlaşmaz mı? Yoksa konuşmak artık çağın gereklerinden biri değil mi? Sen ne düşünüyorsun bu konuda?

Kesinlikle konuşa konuşa anlaşırlar. Benim her yazdığım, her duruma uyamaz ki… Bu arada kişi illa benden etkilenecekse, yaşadığı durumu iyi sentezledikten, mantık süzgecinden geçirdikten sonra etkilenmeli. Bu sadece benim yazılarım için değil, okuduğumuz veya dinlediğimiz her şey için geçerli. Ben ana fikri “zamana bırak” olan bir yazı yazdım diyelim ama senin durumunda senin atak olup iletişime geçmen gerekiyorsa benim yazım senin için değildir. Aslına bakarsan insanlar işlerine gelen yazıları seçip değerlendiriyorlar…

İlk romanın “Sarsıntı” Epsilon Yayınevi’nden çıktı. Okurlarına derin bir aşkın doruklarına çıkma vaadi veriyorsun. Sarsıntı’nın çıkış hikâyesinden bahsedebilir misin?

Sarsıntı iki sene önce ortaya çıktı. Aklıma sürekli bir karakter geliyordu: Derin. Neredeyse sürekli aklımın ucundaydı ve onu görüyordum. Bu aklıma düşen karakteri bir gün oturup yazdım. Sonrasında olaylar hızlı hızlı gelişti. Resmen karakter bana kendi hikayesini anlatır gibi oldu ve ben de anlattıklarını yazdım.

Bir kadın nasıl sever, neredeyse artık biliyor gibiyim!

Üç kitabın arkasından roman yazmak senin için nasıl bir deneyimdi? Artıları eksileri oldu mu? Bu süreçte nasıl sancılar yaşadın?

Roman benim kariyerim açısından çok büyük bir sıçrama. Kesinlikle kolay bir şey de değil. Bilgi birikimi ve kurgu bilgisi olmadan yazmak imkansız. Yazılırsa da o roman olmaz diye düşünüyorum. Çünkü kesinlikle matematik gerektiren bir şey olduğunu gördüm. Çok çalıştım, editörüm Emre Kalcı’nın vizyonundan çok yararlandım. Bana çok artısı oldu çünkü empati duygumu çok geliştirdi. Özellikle bir kadının ağzından onun hayatını yazmak bana çok şey kattı. Bir kadın nasıl sever, neredeyse artık biliyor gibiyim!

Kitabın arka kapağında “Haklı değil, mutlu olmak istiyorum.” diyorsun. Her ikisi de birlikte mümkün olmuyor mu?

Genelde haklı olanlar mutsuz oluyor. Böyle bir şey gördüm. İkisinin bir arada olduğu durumlar da elbet vardır ancak sanki az gibi!

Yazmak, yazmak, yazmak… Arda Erel’in hayatında kâğıt kalem dışında neler var?

Okumak, okumak, okumak…

 

Yoruma kapalı.