Alican Yücesoy: Hayalimiz kendi söylemimizi bulmak

Ne zamandır merak ettiğimiz “GÜLÜNÇ KARANLIK” isimli oyunu izlemek için gittiğimiz BBT’de, oyun çıkışı hararetimizi üzerimizden atmaya çalışıyorduk. Yavaş yavaş yanaştığımız kulis girişinden sonra, kendimizi yanında bulduğumuz Alican Yücesoy ile “Acaba hangi gün uygun olursunuz röportaj için?” dememiz üzerine başlayan ve onun “Kısa ve acısız oldu.” demesiyle biten samimi sohbeti için kendisine çok teşekkür ediyor ve keşke herkes “insan” olsa diyoruz…

Çarpıcı bir oyun… Hatta “sarsıcı” daha doğru sanırım : ) Oyun baştan sona çamur içinde geçiyor. Dekor çok sade, her şey basit halde sahnelenmiş. Bu bilinçli yapılan bir şey mi yoksa genel olarak oyunun sahnesi böyle mi?

Oyunun bir sahnesi yok aslında. Çünkü bu oyun bir radyo oyunu. Almanya’da 2015 yılında “En İyi Oyun” ve “En İyi Metin” ödüllerini almış bir oyun. Bizim yazarından okuduğumuz her şey metinde aynen var. Ama bazı yerler sonradan metne eklendi. Provalarda yönetmenimiz Nurkan Erpulat’ın bize ayırdığı ve her provanın başında “Hadi sen çık 20 dakika bir şey anlat” dediği bazı bölümler vardı. Bizler de çıkıp, o gün başımızdan geçen olayları anlattık. Fakat hep bizi mutsuz, huzursuz, rahatsız eden şeyleri anlatmışız. Yönetmenimiz anlattıklarımızı bizden bağımsız bir şekilde kayda alıp, genel problemimizi ortaya çıkarıp, derleyip topladıktan sonra onları bu metne dahil etti. Bunu yapabilmesinin sebebi de yazarın metne şöyle bir detay eklemiş oluşuydu: “Bu metin kesinlikle değiştirilebilir, kesinlikle de değiştirin bunu sahnelerken. İstediğiniz yeri çıkarın, istediğinizi ekleyin. İstediğiniz yeri başa, istediğinizi sona alın.”  Eğer Wolfram Lotz’u araştırırsanız çok sağlam manifestoları olan bir adam olduğunu görürsünüz. Hem dünya tiyatrosuyla ilgili hem de felsefeyle ilgili çok doğru söylemleri var.

Dekor konusuna gelince, bizim kovaladığımız şey aslında oydu. Kostüm basit olmalı, dekor basit olmalı, her şey olabildiğince basit. En sade haliyle çıkıp oynayalım. Yoksa bir göl de yapılabilirdi oraya, bir nehir de. Su içinde de oynayabilirdik bütün oyunu vs.

alican-yucesoy-roportaj-1

Bakırköy Belediye Tiyatrosu’nda genel sanat yönetmeni olma hikâyeniz çok etkileyici ve teşvik edici. BBT ile tanışma hikâyeniz nasıl başladı?

BBT ilk profesyonel sahne deneyimi yaşadığım, ilk profesyonel prova yaptığım yer. Bütün amatörlüğümü ve profesyonelliğimi, her şeyimi yaşadığım yer burası. Bunu da 2001 yılı olarak tarihlendirebiliriz. Okul daha başlamamıştı bile, 3 ay gibi bir zaman vardı. Okulda sınava girmiştim, burada da o sıralarda odition yapıyorlardı. Okuldan hocamız Adnan Tönel’in yönlendirdiği 3-5 kişiden oluşan bir grup öğrenci; Melih Kibar, Selçuk Borak, Turgay Kantürk’ün yaptığı, “Kuzguncuklu Fazilet” isimli oyunun oditionuna katıldık. Sonra da başladım : ) Bir müzikaldi yani ilk başladığım şey. Tabii o oyun hiçbir zaman oynanmadı… (deyip susuyor…)

Genel sanat yönetmeni sıfatını taşıyor olmak yorucu mu? Ya da bir baskı hissettiriyor mu?

Yalnız olsaydım belki o dediğin olabilirdi. Burada önemli bir şey başardığımızı düşünüyorum. Bu kurumlar içinde seçimle gelmiş olmak zor, çok ciddi bir güç tabi ki. Bir de çok yüksek oyla seçilmiş olmak ekstra bir avantaj. Seçildikten sonraki süreçte de ne yaptıysak buradaki insanlarla beraber yaptık. Hiçbir şeyi tek başıma yapmadım. Bu durum jenga oyununa benziyor. Hani ben tepede duruyor gibi görünüyor olabilirim ama herhangi bir parçayı çektiğinizde yerle yeksan olurum, hiçbir bir anlamı da kalmaz. Yaptığımız işler de bu kadar anlamlı olmazdı. Herkesin en küçük fikrinin bile işlerin içine giriyor olması hem önemli hem de beni rahatlatan şeyler. O yükü, sorumluluğu hep beraber paylaştığımız için böyle bir yorgunluk, baskı gibi negatif şeyler hissetmiyorum.

Gelecek program hazırlığınız ne durumda?

Aslında biz bu sene için 8 tane oyun yapmayı planlıyorduk. Hatta bu senenin repertuvarını yan repertuvarlarla birlikte geçen yıl mayıs ayında bitirmiştik. Ve 2018’in planına başlamıştık. (Alternatifli bir repertuvara) Fakat bu sene planladığımız hiçbir şeyi yapamadık. Belediye ile olan ilişkilerimizle de alakalı bir şey bu. Yapmamızı istemediler.

Neden?

İstemediler… Çünkü… Bilmiyorum… Bununla ilgili birçok şey söyleyebilirim. Belki birçoğu doğrudur, birçoğu da kolay manipüle edilebilir şeyler olur. Bununla ilgili konuşmak için birazcık daha beklemeyi tercih ediyorum. Evet, evet en doğrusu bu olacak galiba.

Söylediklerimizin karşılığı ceza…

Bekleyeceksiniz?

Evet bekleyeceğim… Ama bekleyeceğim, susmayacağım. Benim olayım o 🙂

alican-yucesoy-roportaj-2

“Hayvan Çiftliği” isimli oyununuzu izleme imkanı bulamadan listeden kalkmıştı içimizde kalan bir oyundur. Tekrar sahnelenme durumu olabilir mi?

Maalesef… İşte tam da az önce konuştuğumuz konu ile ilgili. Bizim buradan bazı arkadaşlarımızı attılar. Bu yüzden oyunlarımız kaldı. Kalanlardan biri de Hayvan Çiftliği. Ben ilk göreve geldiğimde de ondan öncesinde de bunu her yerde söyledim zaten. Şimdi söylediklerimizin karşılığı olarak cezalandırılıyoruz aslında…  Ama iyi niyetle bekliyorum. “Belki de ben yanılıyorumdur” diyorum hala. O büyük aptallığı yapıyorum kendime ama sorun değil.

Ama iyi niyet her zaman kazanır…

Bende öyle diyorum ama bakalım  :))

Oyunculuk dışında başka sanat dallarıyla da ilgili misiniz? Ya da böyle bir donanıma ihtiyacı var mı bir oyuncunun?

Çok yönlü oyuncu ☺ Bana komik geliyor bu. Çuvaldızı kendime de batırırım tabii. Resim yaparım. Annem resim öğretmeni olduğu için biraz ondan aşırmışlığım olabilir. Müthiş iddiam yok, kendime yapıyorum, eğleniyorum.  Müzik de yaparım, gitar çalarım. Çıkıp konser veremem ama bir “Akdeniz Akşamları”nın ötesine geçebilirim. Bu da bana yetiyor sonuçta. Müzik kısmı bana çok iyi geliyor.

Doğru ve yanlışlarımla devam etmek işime geliyor

Dışarıdan bakıldığında kendi halinde sessiz, sakin bir adam karakteri çiziyorsunuz. Göründüğünüz gibi misiniz?

Yoo aslında ben öyle çok da kendi halinde biri değilimdir. Yani çok normal olduğumu söyleyemem ama anormal de değilim tabi… Bilemedim ☺

Hiç geçmişe dönüp de düzeltmek istediğiniz bir yanlış ya da “keşke şunu doğru değil de yanlış yapsaydım.” dediğiniz bir doğru var mı? Hani bazen doğru yapacağız diye canımız çıkar ya…

Bir sürü doğrum var geçmişte ve bir o kadar da yanlışım. Bir o kadar da doğru mu yanlış mı olduğunu bilmediğim şeyler var. Çok klişe olabilir ama hepsinin beni ben yaptığını düşünüyorum. Kimiyle barışıyorum, kimini hiç sevmiyorum. Ama hiçbirini değiştirmek istemezdim. Onlarda devam etmek daha çok işime geliyor.

Sahne sanatları insanı açar mı? Çekingen bir insan sahnede özgürleşir mi?

Kendi meslektaşlarım içinde çok acayip insanlar tanıdım bu işte. Bazıları acayip suskundur, ağzını bıçak açmaz, çok çekingen görünür. Ama sahneye çıktığında canavara dönüşür. Sosyal hayatında yine neredeyse asosyaldir, daha kapalı daha içine dönüktür. Ama sahnede çok fazla canavara dönüşen insanlar da gördüm. Bununla birlikte çok dışa dönük olan ama sahnede bunu yansıtamayanlar da gördüm. Aslında bu budur, şu yüzdendir diyemem çok değişken bir şey bence.

alican-yucesoy-roportaj-3

Hayal ettiğimiz şey kendi dilimizi,

kendi söylemimizi bulmak

Birikimlerinizin sonucunda almak istediğiniz bir ödül var mı? Bakıldığında deneyimleriniz çok yüklü ve bunun bir karşılığı olmalı diye düşünüyor insan?           

Biz de çok sık konuşuyoruz bunu ekiple; tecrübelerimizle ne yapabiliriz diye. Muhtemelen bir gün tecrübelerimizi değerlendireceğimiz bir şeyler yapacağız. Aslında burada edindiklerimizi uyguluyoruz. Bizim işin en aç, en doyumsuz tarafı her zaman daha fazla özgürlük ve her zaman daha fazla alan istiyor oluşu kendine. O yüzden daha özgür olmak adına ve daha özgür olduğumuzda da, daha özgür olmak adına hep tecrübelerimizi değerlendirecek alanlar arayacağız kendimize.

Mesela kendi sahnenizi açmak gibi mi?

Tabii, tabii… Kendi sahnemizi açmak, kendi öğrencilerimizi yetiştirmek olabilir. Kendi tecrübelerimize başkalarının tecrübelerini ekleyip yeni bir söylem bulmak, yeni bir dil geliştirmek olabilir. En çok istediğimiz, hayal ettiğimiz şey kendi dilimizi, kendi söylemimizi bulmak.

“Bu bizim söylemimiz” diyebileceğiniz bir şeye hiç yaklaştığınızı düşündüğünüz oldu mu?

Şuan olduğumuz nokta, yapmak istediğimizin bebek hali, prototipi diyebiliriz. Metinden bahsetmiyorum da sahneleme şekli olarak örneklendirebilirim. Asıl derdimiz metin, metin arayışı, kendi dilimizle konuşabilmek. Aramaya devam edeceğiz. Bulsak da aramaya devam edeceğiz bence. Zaten zorlu tarafı da o, bitmeyecek oluşu.

Sevgilini aldatırsan,

onu aldattığını söylemem

Mart ayında vizyona girecek olan, Gökçe Bahadır ve Hande Subaşı ile başrollerini paylaştığınız ”Aşk Uykusu” isimli sinema filminde aldatan bir adam olarak karşımıza çıkacaksınız… Filmden ve rolünüzden bahseder misiniz?

Film, Mehmet Coşkundeniz’in yazdığı “Aşk Uykusu” isimli romanın uyarlaması. Tam da dediğin gibi aldatılan bir kadın, aldatan bir erkek ve bir de hem aldatılan hem aldatan bir kadın var ayrıca işin içinde. Düz baktığınızda böyle görünüyor. Ama benim ilgimi çeken kısmı, filmin içinde olan bu karakterlerin durduğu pozisyon. Sevgilini aldatırsan ve ben hem senin hem de sevgilinin yakın arkadaşıysam, onu aldattığını ona söylemem. Bu çok toplumsal bir şey aslında.

Söylemen lazım ama…

Öyle mi? Sen söyler miydin mesela?

Ben söylerdim kesinlikle.

alican-yucesoy-roportaj-4Ben o kadar emin değilim ☺ İşte benim ilgimi çeken kısım bu. Biri söylerim diyor olabilir ama bunlar hep oda sıcaklığında konuşulmuş şeyler. O an bunlar başımıza geldiğinde ne yaparız bilmiyorum. Bana çoğunluğumuz -evet bunu söylememeyi tercih eder- gibi hissettiriyor. Şuralara gitmiyorum bile “aldatmak!!”   Hiç oralarda değilim. Bunların anormalliğini ve normalliğini ayrıca tartışalım. Bunların ne kadar bize ait duygular olup olmadığını sorgulayalım. Ama dediğim gibi benim ilgimi çeken şey, hepimizin ayıpladığı (çünkü aldatmak çok ayıp bir şey, çok kötü bir şey) ama bunun yanında susanın yine biz olduğumuz kısmı.

Çocuk oyuncu var mı filmde?

Mehmet Coşkundeniz’in 2 kızı bize bir küçük sahnede eşlik ettiler. O kadar. Öyle uzun uzadıya rolleri olan çocuk oyuncu yok.

Çocuk oyuncularla ilgili düşünceleriniz nedir? Çocukların bu yaşta sektöre atılmalarına nasıl bakıyorsunuz?

Bir çocuğun sette çalışması kısmının zor bir şey olduğunu düşünüyorum. Bunu, hem geçmişte de çocukların olduğu setlerde bulunmuş biri olarak, hem de vicdanen söylüyorum. En basit kısmı şudur ki; yapılan bir araştırmaya göre “Biri Bizi Gözetliyor” ve benzeri kamera ile devamlı izlenilen programlarda eve kapatılan insanlar çıktıklarında delirmiş halde olurlar. Asıl delirme sebeplerinin sürekli yanan ışıklar olduğunu biliyor musunuz? Ciddi bir şey var orada, başka bir enerji var ve onun haricinde sürekli ışıktasın bu zaten yeterince yorucu bir şey. Biz yetişkinler için de öyle ama çocuk için ekstra bir şey. Benim çocuğum olsa onu sete yollamam. Çok istiyorsa, tabii ki elimden geldiğince taleplerini yerine getirmeye çalışırım ama onu olabildiğince koruyarak yapmaya çalışırım. Biz insanlık olarak sömürmeye, özellikle de iyi niyeti sömürmeye çok müsaitiz. Neden böyle olduk bilmiyorum. O yüzden dediğim gibi kontrollü bir şekilde yapabilir belki çocuklar. Onun dışında çok da sağlıklı gelmiyor. Kontrolün ne kadar bende olacağını bilmiyorum çünkü. Ben, sette olan biri olarak bazen kendi kontrolümün bile ne kadar bende olduğunu düşünüyorum. ☺

Yoruma kapalı.