Ali Lidar: Hayatımdaki en önemli figürlerden biri Küçük Prens

“Kitap yazmak gibi bir isteğim olmadı hiç, bunun en büyük nedeni üşengeçlik” cümlenizde bahsettiğiniz üşengeçliği üzerinizden atmanızı sağlayan ne oldu?

Yazılar, zaten blogda yayınlanan yazılardı. Ancak kitap haline gelmesi editörüm Burak Albayrak sayesinde oldu. Hem parçaları bir araya getirelim diye ısrar etti, hem derledi toparladı. Kısacası çok yardımcı oldu. Yoksa kitap işine girmezdim büyük ihtimal.

İnsanlarla iletişimde çekingen olduğu için kendini okumaya vermiş ve sonrasında yazmaya sığınmış biri olarak korkmadınız mı yazdıklarınızı kalabalık bir kitlenin okumasından?

Buna korku denir mi bilmiyorum ama otuz yıl boyunca benzer şeyler hissettim. Otuzdan sonra herhalde bu orta yaş arsızlığıyla çok da umursamamaya başladım öyle şeyleri. İlk başlarda olan korku ve çekincelerimi, blog açıp onu kamuya sunduktan sonra atlatmaya başladım. İnsanlar okuyordu fakat karşımda olmadıkları için birebir iletişim kurmayı gerektiren bir durum değildi. Benim odamda yazdığım şeyi bir milyon kişinin okuması ile bir kişinin okuması arasında bir fark yoktu. Hissiyatım bu yöndeydi. Ancak sonrasında başlayan imzalar, söyleşiler, okurla karşı karşıya gelmeler başlangıçta biraz zorladı beni. Şimdi onu da büyük oranda hallettim. İnsan her şeye alışıyor.

Asıl işiniz Felsefe Öğretmenliği ve bence öğrencileriniz çok şanslılar. Yazar bir öğretmen olmanızla ilgili farklı şeyler oluyor mu okulda? Var mı ilginç anılarınız?

Ben 21 yıllık öğretmen, 4 yıllık da yazarım. Okuldaki işim öğretmenlik ve orada Ali hocayım. Ama yazarlık durumunun elbette etkileri oluyor. Dergi çıkarıyoruz (Çınaraltı Dergi), ufak çaplı okuma atölyeleri, yazma atölyeleri gibi etkinlikler oluyor. Edebiyat öğretmeni olmamama rağmen, çocuklarla kitaplar üzerine edebiyat üzerine uzun boylu sohbetler edebiliyoruz. Doğrudan olmasa da dolaylı etkileri muhakkak var ama yine söylüyorum ben okulda “yazar yazar” dolaşan biri değilim. Okulda öğretmenim ve orada öğretmenlik yapıyorum.

Kafka ve Ferdi Tayfur hassas konunuz biliyorum. Dışarıdan bakınca tuhaf bir ikili 🙂 Ben sizdeki bağlarını merak ediyorum. Ayrıca pek çok kişinin gizli gizli arabesk dinlediği dönemde, siz aksine bağıra bağıra “Ferdi” dediğiniz için hiç eleştirildiniz mi?

Birileri illaki bir şeyler söylemiştir ama asla umurumda değil. Müslüm Baba ile herhalde o tabular aşıldı ki artık herkes istediği gibi dinliyor. Ben arabesk seviyorum, çocukluğumdan beri dinliyorum. 3 yaşından beri Ferdi Tayfur dinliyorum. Annem çok seviyordu çünkü ve ben ağlarken susturmak için Ferdi açıyordu. Kafka da eğer mümkün olsaydı Ferdi Tayfur dinlerdi bence. Eminim buna. Kafka derdini yazarak, Ferdi Tayfur ise söyleyerek anlatıyor. Aslında ikisinin de kendince meselesi var, ikisi de meselesini bir şekilde anlatıyor. Ve nihayetinde derdini bir şekilde anlatmayı seçmiş bilinen pek çok ismin birbiriyle, aynı zamanda Kafka ve Ferdi Tayfur ile de akraba olduğunu düşünüyorum ben.

Sabah kalkıp, kahvemi alıp, masanın başına geçip “Şimdi yazmaya başlayacağım” demek size komik geliyormuş 🙂 Laptopunuz bozulduğundan beri de telefona yazıyormuşsunuz, her an her yerde. Yani ilham falan beklemiyorsunuz peki ya müzik? Ya da herhangi başka bir ritüel yok mu?

Evet, son beş kitabımı telefonda yazdım. Şiir yazarken müzik de dinliyorum bir taraftan ama öyle özellikle şu olsun dediğim bir ritüelim yok. Herhangi bir yerde, herhangi bir zaman, herhangi bir şey yazmak istiyorsam oturup yazıyorum.

Dergiye yazarken hissettiklerinizle kitap yazarken hissettiğiniz şey aynı mı? Sonuçta dergi düzenli olarak her ay sizden bir şey bekliyor. Bu, bir mecburiyet gibi ama kitap yazmak daha keyfi bir durum sanki.

Z Raporu ya da şiir kitaplarımdaki yazı ve şiirler aynı zamanda dergilerde de yayımlandı. Bir şeyi yazarken ya şurada yayınlansın ya beklesin kitap olsun diye düşünmüyorsunuz. Dergide bazen günceli de takip etmek gerekiyor. Mesela bugün Eskişehir’de Ali İsmail Korkmaz öldürüldü, ona dair bir şeyler yazmak zorundayım. Ya da atıyorum Suriyelilerle ilgili bir problem var. Öyle veya böyle ona dair bir şeyler yazma ihtiyacı hissediyorsun, yazıyorsun. Haliyle dergiler özellikle de aylık olanlarda zaman zaman günceli de takip etmeniz gerekiyor. “Kişisel Edebiyat Atlası” ve “Hayata Rağmen Edebiyat” kitaplarımda 40 civarında yazar üzerine yazdım. Onlardan herhalde on tanesi Ot Dergi’de yayınlanmıştır.

“Tesirsiz Parçalar” kitabınızı okurken o kadar çok yerin altını çizmişim ki bayağı tesirliymiş aslında 🙂 Alıntılarsak benim favorim “Benzer acıları yaşayan insanlar birbirlerini tanırlar”. Her kitabın bir zamanının olduğunu düşünüyorum. Sırf almış olmak için almıyorsak kesinlikle aynı hissiyatları yaşadığımız zamana denk geliyor okuduğumuz kitaplar. Sizin böyle anılarınız var mı? Ya da bu sinerjiye inanıyor musunuz?

Hissiyatın o boyutu benden çekilmiş gibi. Şimdi daha rasyonel okumalar yapıyorum. En azından daha planlı, kontrollü okumalar yapmaya çalışıyorum. Tesadüf diyeyim ama onlara da çok inanmıyorum ben açıkçası.

Küçük Prens’e değinmeden geçmeyi büyük eksiklik hissederim. Nedir bu içsellik? Sizi ona bağlayan asıl şey ne? Çocukluğunuza inmemiz gerekiyor mu?

Küçük Prens’e çok değindim, çok fazla röportaj verdim. Hatta sorulmasından konuşmaktan da sıkıldım ama ona dair bir şeyler biriktirmeyi de seviyorum. Koleksiyonum var. Farklı dillerde Küçük Prens’i ve Türkçedeki farklı baskıları topluyorum. Tam sayıyı bilmiyorum ama binin üzerinde kitap oldu. Bunlara dair zaman zaman etkinlikler yapıyorum. Küçük Prens’e dair konuşmayı, onun hikayesini, meselesini çocuklara anlatmayı ya da anlamalarına yardımcı olmaya çalışmayı seviyorum. Bu yüzden 4-5 yıldır hayatımdaki en önemli figürlerden biri Küçük Prens.

İleride müze açmak gibi bir düşünceniz var mı?

Aslında geçen yaz buna dair bir girişimde bulundum ama sonrası beni aşıyor. Bir müze açmanın çok fazla bürokratik tarafı var. Yine de öyle bir hevesim, isteğim tabii ki var. Eğer belediyeler yardımcı olur bir mekan gösterirlerse, ben onlara malzemeleri veririm. Evde tutmanın bir mantığı yok çünkü.

Bu soru kişisel merak içerir: Kitap isimlerinizi yani aslında sebeplerini, zamanlamalarını çok merak ediyorum. Bahsedebilir misiniz?

Her kitap isminin farklı bir hikayesi var sonuçta. Ama bende oturmuş bir düzeni, matematiği yok onun. Bazen kitap bittiğinde kitabın ismini bekliyorsun ama yok. Dosyayı teslim ediyorsun, bir ay sonra kitabın ismini bulabiliyorsun. Bazen de kitabın ismi önce ortaya çıkıyor ama ortada bir kitap yok. Son kitabım “Olmamış Kahraman Emeklisi”nde mesela önce isim vardı, şiirlerin hiçbiri yoktu. Bazen de tam tersi oluyor.

Yeni çıkan 4. şiir kitabınız “Olmamış Kahraman Emeklisi” nasıl bir sürecin meyvesi?

“Aslında Herkes Haklı” bir önceki şiir kitabımdı. Çıkalı hemen hemen 1 yıl olmuştur. “Aslında Herkes Haklı”dan sonra yazdığım şiirlerden oluşuyor “Olmamış Kahraman Emeklisi”. Bazen çok yoğun zamanlar yaşıyorsun haftada birkaç şiir yazdığın oluyor. Bazen de aylarca yazamıyorsun. Geçen bir yıllık süreçte bir kitaplık daha şiir birikince, editörüm Burak’la konuştuk. O da uygun bulunca hazırladık. Çıkalı bir buçuk ay oldu.

Çok sevdiğim bir yazarın “Belki de bir yazarın yeryüzünde alabileceği en büyük ödül gencecik bir okurun içten gülümsemesidir.” sözüne istinaden sizin aldığınız-alacağınız ya da almayı hayal ettiğiniz en büyük ödül ne olur?

Hiçbir ödül beklentim yok. Ne insanlardan ne de kurumlardan. Ben derdimi anlatıyorum bir şeyler yazıyorum. İnsanlar okuduğu sürece yazarım. Okumuyorlarsa da yazmam. Samimi olarak 3-4 kişi beni kötü iş yaptığıma ikna ederse bırakırım. 20’li yaşlarda bu yola çıkmış olsaydım belki farklı olurdu ama şimdi bir memur emeklisi olarak huzur içinde yaşarım. Bu yazmayı sevmediğim ya da kitaplara saygı duymadığım anlamına gelmesin. Dediğim gibi ne bir beklentim, ne bir hayalim var kitaplara karşı.

Fotoğraflar: Bilge Gül

Yoruma kapalı.