Ahmet Güneştekin: Güneş, çocukluk evrenimde yerçekimsel bir güçtü

Günümüz sanat ortamında en çok konuşulan, en merak edilen ve dünya sanat ortamına da kendisini kabul ettirmiş bir isim Ahmet Güneştekin… Oldukça göz alıcı eserler üreten, eserleri milyon dolarlarla fiyatlandırılan ama diğer yandan sadece sanat ortamı ile sınırlı kalmaksızın halkla bütünleşik yürüyen bir sanatçı… Modern/geleneksel, doğu/batı  gibi olguları da iyi sentezlemesini düşünceleri ve düşselliği içindeki geçişkenliğe bağlıyor. İnsanlara kavrayabilecekleri, anlayabilecekleri bir sanat vermek istiyor… Dünyadaki önemli galeri ve müzelerde ülkemizi temsil eden, yakında kendisinin sanat yolculuğunu anlatan belgeseli çıkacak olan Güneştekin’i, Nerde Ne Zaman okurları ile buluşturmak istedik. 

Öncelikle güncel bir konudan bahsetmek istiyorum. Macaristan’da aynı gün içerisinde üç farklı müzede serginiz açıldı. Bir sanatçı için çok mutluluk verici, ülkemiz için de gurur verici olduğunu düşünüyorum. Bu süreç nasıl gerçekleşti? Hangi eserleriniz yer aldı? Hepsine katılabilme imkânınız oldu mu bilmiyorum ama nasıl geçti, o günkü duygularınızı izlenimlerinizi aktarabilir misiniz?

Yansıma ve Yeniden Doğuş, Türkiye’nin çağdaş bir sanatçısıyla bir sanat akımının kurucusunun birlikte sergilendiği en kapsamlı tematik müze sergilerinden biri. Macar sanat dünyasında bu sergilerin içeriğiyle son on yılda Milan, Kahire, Viyana, Brüksel, Madrid, Gordes ve İstanbul’da düzenlenen ve Vasarely’nin işlerinin yeniden fark edildiği büyük sergiler dizisine eklemlendiği kabul ediliyor. Serginin benim için önemi de burada. Son bir yıldır hazırlıkları devam ediyordu. Peç’te üç ayrı müzede eş zamanlı olarak açıldı. Vasarely Müzesi’nde Vasarely’nin eserleriyle birlikte sergileniyor işlerim, Janus Pannonius Müzesi’nde solo olarak, Zsolnay Müzesi’nde de müzenin daimî koleksiyonuyla birlikte. Müzelerin üçü de Peç’te Müzeler Sokağı’nda olduğundan sergilerin açılışlarına katılabildim. Sergiler benim optik kafesler ismini verdiğim işlerimi, op art tekniklerini uygulayarak çalıştığım boyutlu tablolarımı, kırkyama işlerimi ve son dönemde çalışmaya başladığım seramikleri içeriyor. Mekanları farklı olan, bu sergileri birbirine bağlayan, küratörlerin yeniden doğuş, aşk, varoluş temaları üzerinden kurguladıkları ilişkiler.

Contemporary Istanbul’da büyük bir projeye imza attınız. Fuar ziyaretçisinin büyük bölümü sizin eseriniz için oradaydı. Hatta biliyorum ki fuarı gezmek yerine sadece sizin eserinizi görmeye gelenler vardı. Eser önünde belki yüzlerce/binlerce fotoğraf çekildi. Sizce bir esere bu denli geniş bir kitlenin ilgi göstermesi eserin devasa olmasıyla mı, hikayesiyle mi yoksa tüm yapım aşamasını sosyal medyadan yayınlamanızla mı ilgili?

Eserin hem hikayesi hem de bunu iletme biçimimizle ilgili olduğunu düşünüyorum bu ilginin. Göbekli Tepe çok önemli. İnsanlığın sadece tarihsel belleğinin değil kültürel belleğinin oluşum kaynaklarından biri. Girift formlarla işlenmiş monolitler ortaya çıkarıldı ve bu monolitler üzerinde yer alan rölyeflerdeki hayvan figürlerinin ve bu figürlerin birbiriyle ilişkisinin ortaya çıkardığı anlatının Nuh’un tufan öyküsü ile örtüştüğünü düşünüyorum. Bu aynı zamanda Gılgamış’ın ölümsüzlüğü bulmak için dünyanın sonuna doğru çıktığı yenilgisi kaçınılmaz olan yolculuğunda, tanrıların insanlığı yok etmek için çıkardığı tufandan kurtulmayı başararak ölümsüzlüğünü kazanan Utnapiştim ile karşılaşmasının öyküsü. 4000 yaşındaki Babil şiiri, bildiğimiz adıyla Gılgamış Destanı, evrensel bir insanlık durumunu anlatıyor. Gılgamış’ın dünyanın sonuna doğru çıktığı umutsuz arayışının hikayesini sembolik olarak insan yaşamının hikayesi olarak okumak mümkün. Modern bireyin Gılgamış’la kendisini özdeşleştirmesi ve onun varoluşsal krizini kendisininmiş gibi okuması oldukça kolay. Zaman ve mekândan bağımsız. Ölümsüzlük Odası’nın içerdiği düşünceler de bu insanlık durumu gösteriyor.

Ahmet Güneştekin – Ölümsüzlük Odası

Gılgamış uzun bir yolculuğa çıkan, her şeyi yapan, her şeyi öğrenen ve sonra birden duran bir adamın hikayesi, kahramanlıklar yapan büyük bir kralın hikayesi değil. Zorluklardan geçen bir kişi hakkında bu şiir. Acının epik bir yaşanmışlığı. Ölümü önlemek istiyor, ölüm onu dehşete düşürüyor. Ölümsüzlüğün sırrını öğrenmek için dünyanın sonuna doğru çılgınca bir arayışa girişiyor. Gılgamış’ın modern kültür üzerinde derin bir etkisi var, hiçbir antik yakın doğu anlatısının onun kadar güçlü ve derin bir etkisi olmamış. O yüzden etkileyici. Bu evrensel durumu yorumlama biçimim izleyicide buna benzer bir etki etki yarattığı düşüncesindeyim. Ölümsüzlük Odası’sının yapım aşamalarını sosyal medya hesaplarımda paylaştım. Bir sanat eserinin oluşum sürecini gösterdim. Bu paylaşımlar sayesinde izleyicilerle bu iş üzerinden bir diyalog oluşturdum. İletişim çalışmaları da bu diyalog etrafında şekillendi. İşin içeriği ile izleyici etkileşimi arasındaki bu bağ sayesinde Contemporary Istanbul’da sergilendiği süre boyunca sergi bir çekim merkezine dönüştü.

“İnsanlar, kavrayabilecekleri, anlayabilecekleri bir sanat arıyorlar”

Sanat ve PR konusunun özellikle günümüzde iç içe kavramlar olduğu açık. Sosyal medya sayesinde de artık her sanatçının kendi PR’ını yapabilmesi mümkün ama öte yandan çok geniş bir havuz olduğunu düşünürsek; görünür olma konusunda nokta atışı adımlar gerekiyor. Siz bu konuda oldukça başarılısınız ve takipçilerinizle sıcak ilişkiler kuruyorsunuz. Sanatın ve sanatçının izleyicileriyle böylesine bütünleşik bir ilişki kurabilmesini PR konusunda nasıl değerlendiriyorsunuz?

Esasında sanatta iletişim yeni bir olgu değil. Her zaman var olan bir şeydi. Araçlar değiştikçe etkileşim biçimlerimiz de değişiyor ve her şey daha görünür hale geliyor. Benim hissettiğim şey, insanlara kavrayabilecekleri, anlayabilecekleri bir şey vermem gerektiği. Galerilere gidip gördükleri şey hakkında hiçbir fikre sahip olmadıklarını görmelerinin insanlar için çok korkutucu olabileceğini düşünüyorum. Ben insanlara ulaşmak istiyorum, insanlık tarihinde hiç yaşamadığımız kadar çok uyarana maruz kaldığımız bir dönem yaşıyoruz. Dünyada olup bitene dair bir şey söylemeden, sanat dünyasının içinde sadece bu dünya için bir şeyler yapmak artık yeterli değil. Bir eserin yenilik öğesini içermesinin yeterli görüldüğü anlayışın da sonunun geldiğini düşünüyorum. İnsanlar bir arayış içindeler, bazı besinleri arıyorlar ve onlara dokunacak ve onları hareket ettirecek ve şimdiki zamanda yaşadıklarını anlamalarını sağlayacak, aslında onlara verilecek bir sanat arıyorlar: Biraz içgörü ve belki bir sanatçıyla etkileşim aradıkları. Sanatçı duygusal olarak başka biriyle bir eser üzerinden bağlantı kurabildiğinde olan çok büyülü bir şey. Bu iletişimi kurmanın araçları da değişiyor doğal olarak, yüzyıl öncenin araçlarıyla kuramıyoruz bu iletişimi.

Ahmet Güneştekin – Ölümsüzlük Odası /Detay, yapım aşaması

Kendi iletişiminiz konusunda neler yapıyorsunuz? Sanatınızı duyurmanızda/kendinizi tanıtmanızda ne gibi katkıları oldu/oluyor?

Her sergi için ayrı bir iletişim planı hazırlıyoruz. Sergilerin Türkiye iletişimleri için Effect halkla ilişkiler ajansıyla çalışıyoruz. Global iletişimleri ise sergilerimi düzenleyen galeri ya da müzeler planlıyor. Sergi dönemleri dahil olmak üzere sosyal medya hesaplarımda yayınlanan tüm içerikleri doğrudan ben çalışıyorum.

Işığa olan özlemim ve ona biçim verme çabam hiç değişmedi.

Eserlerinizin görünümü modern hikayesi geleneksel, siz Batıya hitap eden sanatçısınız, ilhamınız Doğu’dan… Bu ikilemler/çift yönler, başka birine belki bir bocalama getirebilir ama sizi daha çok besliyor gibi…

Yönümüz dünyadaki varlığımızın elbette birincil olgusu, insan varlığının etrafındaki dünyayı uzamsallaştırma özelliğine sahip. Doğu ve batı, kuzey ve güney varoluşun kendini ifade edebildiği bu yönler, insanın dünyaya alışkanlığını, onunla yakınlığını gösteriyor. Doğudan batıya, kuzeyden güneye doğru uzanan düşsel çizgiler esasında uzamsal bir sistem oluştur ve onlarsız ne coğrafi ne de antropolojik çalışmalar mümkün olamazdı. Doğu insanı ve batı insanı ile kuzey insanı ve güney insanı arasındaki karşıtlıklar, ideolojik ve kategorik sınıflandırmalarımızı düzenliyor muhakkak. Düşüncelerimin kaynakları elbette doğudan, ama bu düşsel çizgilerin geçişken oluşu da onların gerçeği. Ben onların bu geçişken doğasında geziniyorum, ürettiğim işlerde gördüğünüz bu durum.

Yakında sanat yolculuğunuzu anlatan bir belgeseliniz gösterime girecek… Farklı birçok ülkede de gösterilecek. Merak ettiğim; sanat yolculuğunuzun sadık kaldığınız bir felsefesi var mı?

Işığa olan özlemim ve ona biçim verme çabam sanırım hiç değişmedi. Çocukluk atölyem benim için düşlemenin mekanlarından biriydi. Tüm zamanımı geçirdiğim atölyemde, kökenlerimin sadece yerin derinliklerinde değil ışığın ötesinde olduğunu hayal ederdim. Işığın mitolojik çağrışımlarının özümsendiği bir dünyada, güneş çocukluk evrenimde yerçekimsel bir güçtü.  Dış dünya ile kurduğum ilişki biçimi ışığın geometrisini algılama biçimi şekillendiren temel faktör oldu. Bugün de aynı içgüdülerle işlerimi çalışıyorum.

Sanata şüpheyle bakmak; onun iyileştirmesini beklemekten daha gerçekçi bir yaklaşım.

Belgeselin tanıtım videolarından birinde sizin için söylenmiş “eserlerindeki kadar renkli bir insan”, “bu adamın renkleri iyi” gibi sözler yer alıyor. Eserlerinizdeki renkler büyüleyici bir masal atmosferinin yanı sıra canlılığı ve parlaklığı ile mutluluk hormonu salgılatıyor gibi… Gerçekten iç dünyanızın yansıması mı, yoksa sunmak istediğiniz bir hayal mi?

Kendi duygu dünyamla kedimi sunma biçimim arasında bir mesafe yaratmıyorum, o nedenle gördüğünüz her şey iç dünyamın yansıması. Benim bu dünyayı gösterme ve dışa vurma biçimim. Sanatın insanın ruhuna iyi geldiğini söylüyoruz çoğu zaman, öyle olmasını istiyor ve umuyoruz, ama sanat insanı iyileştirir noktasına geldiğimizde biraz şüphe duymak gereklidir belki. Sanatın sağaltıcı olmak gibi bir zorunluluğu yok, rahatsız edici olmayan ve sadece yeni olmaktan daha fazlasını sunamayan sanata şüpheyle bakmak onun iyileştirmesini beklemekten daha gerçekçi bir yaklaşım olurdu.

Hiç karanlık bir ruh halinde olduğunuz olmaz mı? O moddayken bir şeyler üretmeye/yaratmaya çalıştığınız…

Karanlık düşüncelerim oluyor tabi ki ama bu kötü bir şey olmak zorunda değil. Bu karanlık da ruhun bir parçası hatta önemli bir parçası. İnsan ruhu için değil sadece renkler için de aynı şeyi söyleyebilirim. Gökyüzünün mavisini gördüğümüzü söylediğimizde, gerçekte, ışığın giremeyeceği boşluğun mutlak karanlığını gördüğümüz karanlıktan söz edebiliriz. Ama mavi bir gökyüzü görüyoruz yine de güneş tarafından aydınlatılan en ince toz zerrecikleri sayesinde görüyoruz bu maviyi. Renk ve formları oluşturan bir korelasyon buradaki. Dünyada yaşamın oluşması, bölünmez ve sürekli ışıyan tek bir güneşi sayesinde. Renk ve formların, bölünmez ve sürekli olan bu güneşimizin yaydığı ışığının yeryüzündeki toz zerrecikleriyle ilişkisinden doğduğunu biliyoruz. Bu ilişkinin bizim renk ve formaları görme, algılama, bir bağlama yerleştirme ve ifade etme biçimlerimizle de yakın bir ilişkide olduğunu düşünüyorum. Karanlık düşündüğünüz kadar karanlık bir şey değil esasında.

Eserleriniz genelde büyük boyutlu ve onlar için “müzelerde sergilenmeye uygun” demiştiniz. Ama eserlerinizi kimin evinin duvarında görseniz çok mutlu olursunuz?

Eserlerimin farklı coğrafyalarda birbirinden çok farklı insanlarla yaşamasını önemsiyorum. Özellikle eserlerimi almasını istediğim bir kişi ya da sermaye grubu hayal etmedim şimdiye kadar. İşlerimin büyük bir müzede ya da bir kasaba müzesinde sergilenmesi, orta gelirli bir ailenin evinde ya da zengin bir ailenin evinde olması arasında benim için bir fark yok, bir sınıflandırma da yok. Geniş kitleler tarafından görülebileceği bir yerlerde sergilenmeleri beni daha çok mutlu eder. Ruhumun farklı mekanlarda farklı insanlarla yaşaması benim için önemli.

Eserlerinize milyon dolarlık fiyat biçiyorsunuz. Fiyatlandırmayı neye göre belirliyorsunuz? Satış konusunda nasıl bir kitleye hitap ediyorsunuz?

Eserlerimin fiyatlarını ben belirlemiyorum, temsil edildiğim galeriler belirliyor. Sanat finansal bir varlık, o nedenle de para birimi gibi, sanatın ticari değeri de toplu niyetliliğe dayanıyor yani içsel ve nesnel bir değeri yok. Alıcıların şartı ve beyanı, ticari değeri yaratıyor ve sürdürüyor. Herhangi bir sanat eserinin fiyatı o nedenle bilinmez ve gizemli. Nerede nasıl oluşuyor bilmiyoruz ancak onu oluşturan değişkenleri izleyebiliyoruz. Basel Hong Kong’un sekizinci edisyonunda VIP ön izlemesinin ilk dakikalarında Kooning’in 1965 tarihli işlerinden biri 35 milyon dolara alıcı bulmuştu. Sanat eserlerini yatırım aracı olarak gören alıcı davranışı fiyatların oluşmasını sağlıyor diyebilirim ve bu şekilde algılanmaya devam ettiği sürece de yüksek fiyatlar görmeye devam edeceğiz. Bir sanat eserinin yüksek bir fiyata satıldığını duyduğunda pek çok insan şaşırıyor ya da öfkeleniyor, bunun nedeni sanatın gerekli bir işleve hizmet etmediğine inanmaları. Çünkü sanat ne faydacı ne de önemli bir faaliyetle bağlantılı gibi görünmüyor onlar için. Yaşayabilecek, tüketilebilecek ve giyilebilecek şeyler için para ödüyoruz ve görece kalitelerini ve ticari değerlerini yargılamak için ampirik bir yeteneğe inanıyoruz. Ekonomik istikrarsız dönemlerinde ağırlığını daha keskin çizgilerle gösteriyor tabi bu bakış açısı.

Eserlerinizin üretim maliyeti de oldukça yüksek. Sanırım sponsorluk desteği alıyorsunuz. Bu yüksek fiyatlar için sponsorluk ilişkilerini nasıl kuruyorsunuz?

Pazarın ve kültür ekonomisinin genişlemesi büyük ölçekli sanat işlerini destekliyor ancak ben sanat eserlerine ait değerin onların boyutları ile ölçülemeyeceğini düşünüyorum. Benim motivasyonum bu mekansal yücelik değil kurguladığım içeriğin çalışırken yüzey üzerinde gelişen iç sınırları. Bu bağlamda bazı işlerimi destek alarak çalışmam gerekiyor. Örneğin Fettah Tamince ve Tersane Istanbul’un desteğiyle yaptığım Ölümsüzlük Odası’nın maliyeti yaklaşık 1 milyon dolardı. Bu destek olmasaydı düşünce olarak zihnimin bir köşesinde yaşamaya devam edecekti. Şimdi ise paylaşabildiğim bir kültür materyaline dönüştü.

Şu an meşgul olduğunuz yeni bir projeniz ve yakın zaman için planladığınız büyük bir adım, oluşum var mı? 

Gelecek yıl açılacak kişisel sergilerim: 10 Ocak’ta Marlborough Madrid’de kişisel sergim açılıyor, 16 Mart’ta Galerie Michael Schultz Berlin’de ikinci kişisel sergimi açıyor. Bauhaus Museum’da ve Kuntshalle Rostock’ta ve Bakü Heydar Aliyev Merkezi’nde de önümüzdeki yıl içinde kişisel sergilerim açılacak.

Yoruma kapalı.